17 Eylül 2022 Cumartesi
MESNEVİ HİKAYELERİ DİNLE 1. BÖLÜM
Padişahın bir halayığa âşık olup satın alması,Halayığın tedavisinde hekimlerin âciz kalmalarını padişahın anlaması, Padişahın, kendisine rüyada gösterilen velî ile görüşmesi Padişahın hastayı görmek üzere hekimi götürmesi O velînin, halayığın hastalığını anlamak için padişahtan halayıkla halvet olmayı dilemesi O velînin, halayığın hastalığını anlaması ve padişaha arzetmesi Padişahın, kuyumcuyu getirmek üzere Semerkand’e elçiler yollaması Kuyumcuyu öldürme ve zehirlemenin Tanrı emriyle olup padişahın isteğiyle olmadığı Bakkal ve dudunun hikâyesi, dudunun dükkândaki gülyağlarını dökmesi Yahudi padişahın hikâyesi Vezirin padişaha hile öğretmesi
MESNEVİ HİKAYELERİ DİNLE 2. BÖLÜM
MESNEVİ HİKAYELERİ DİNLE 3. BÖLÜM
Mustafa salâvatullahi aleyh’in İncil’de anılan iyi vasıflarını ululamalarıİsâ dinini mahva çalışan diğer bir Yahudi padişahının hikâyesi Yahudi padişahının ateş yaktırması, ateşin yanına, kim puta secde ederse ateşten kurtuldu diye bir put diktirmesi O Yahudi padişahının, küçük bir çocukla bir kadını getirip, o çocuğu ateşe atması, çocuğun dile gelerek halkı ateşe atılmağa teşvik eylemesi Muhammed Aleyhisselâm’ın adını eğlenerek anan kimsenin ağzının çarpık kalması O Yahudi padişahının ateşe itap eylemesi Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd kavmini helâk eden rüzgârın hikâyesi Yahudi padişahının bu söze ehemmiyet vermeyip inkâr etmesi
MESNEVİ HİKAYELERİ DİNLE 7. BÖLÜM
HZ EBU BEKİRİN HAYATI
https://www.youtube.com/watch?v=A_ZhMRRgy4s
HZ. EBUBEKİR’İN HAYATI
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, 573 senesinde Mekke’de dünyaya teşrif etti. Hz. Ebûbekir’in radıyallahu anh ismi Abdullah’tır. Tertemiz nesebi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in altıncı batındaki dedesi Mürre bin Kâ‘b ile birleşir. Efendimiz’den iki yaş küçüktür. İslâm’dan önceki 38 yıllık hayatında dahî içki kullanmamış, putlara tapmamış, dâimâ nezih ve örnek bir şahsiyet sergilemiştir. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, peygamberliğini îlân ettiğinde, hemen îmân etmiştir. Peygamberimizin En Sevgili Dostu Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, Allah Teâlâ’nın ve O’nun en sevgili Resûlü’nün en sevgili dostudur.[1] Kur’ânî ifâde ile; “İkinin İkincisi”dir.[2] Canıyla, malıyla ve âilesiyle Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in etrâfında âdeta pervâne olmuş, ömrünü ve bütün varlığını İslâm’ın muhâfazası ve neşri için vakfetmiştir. Hz. Ebûbekir radıyallahu anh dîni idrâk etme hususunda son derece firâsetli, sır ve hikmetlere vuk¯ufiyette yüksek anlayış sahibi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacağını gâyet iyi bilen, yumuşak huylu ve çok cömert bir zât idi. Az konuşur; halîfeliği sırasında da kumandan ve vâlilerine az konuşmalarını tavsiye ederdi. Âyet-i kerîmeleri ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sözlerini en iyi o anlardı.[3] Zira ömrü boyunca Efendimiz’den hiç ayrılmamıştı. Bedenen ayrı kaldığı kısa zamanlarda bile kalben O’nunla beraber olarak dâimî bir râbıta hâlinde bulunurdu. Cennete İlk Girecek Kişi Ashâb-ı kirâm, Ebûbekir Efendimiz’in kıymetini bilir; “Onu kızdırırsak, Resûlullah gazaplanır, Resûlullah gazaplanınca da Cenâb-ı Hak gazap eder ve biz helâk oluruz!” diye ona karşı çok dikkatli davranırlardı. Efendimiz ona şu ebedî müjdeyi vermişlerdi: “–Ey Ebûbekir! Ümmetimden Cennet’e ilk girecek kişi olman sana kâfî değil midir?!” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4652)
HZ. EBUBEKİR'İN ŞAHSİYETİ VE KARAKTERİ
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh fıtraten halim-selim olup, engin bir şefkat ve merhamete sahipti. Bununla birlikte vazife ve mes’ûliyet hususunda zerre kadar müsâmaha göstermezdi. Fikirlerindeki isâbeti, muâmelâtındaki doğruluk ve nezâketi, tecrübesinin genişliği, nefsine hâkimiyeti, hayırseverlik ve samimiyetiyle herkes tarafından çok sevilirdi. Sevimli, güler yüzlü, hoş-sohbet, muâmelesi ve ahlâkı güzel bir Allah ve Resûlullah dostu idi. İnsanlar onunla kolayca ülfet eder ve kendisine olan muhabbetleri gittikçe artardı. Câhiliye döneminde bile mütevâzı bir hâli vardı. Gâyet vakur, cömert ve âlicenap bir şahsiyet ve karaktere sahipti. Hayatında muazzam bir denge vardı. Her zaman büyük bir tevâzû ve mahviyet sergiledi, fakat aslâ zillet ve acziyet göstermedi. Dâimâ vakarlı oldu, fakat gurur ve kibre kapılmadı. Son derece affedici, müsâmahakâr, mülâyim ve yumuşak huylu yaşadı, fakat gerektiğinde de sert ve cesur olmasını bildi. Her hâliyle büyük bir muvâzene ve îtidâl numûnesiydi.
HZ. EBUBEKİR'E NEDEN SIDDIK DENİLMİŞTİR?
Fahr-i Kâinât sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, İsrâ ve Mîrac hâdisesini Kureyş müşriklerine haber vereceği zaman: “–Ey Cebrâîl! Kavmim beni tasdîk etmez!” dedi. Cebrâîl (a.s.): “–Ebûbekir Sen’i tasdîk eder. O sıddîktır.” buyurdu. (İbn-i Sa‘d, I, 215) Nitekim müşrikler, Mîraç hâdisesini duyduklarında, derhâl Hazret-i Ebûbekir’e koştular: “–Arkadaşın, bir gece içinde Mescid-i Aksâ’ya gittiğini, oradan da göklere çıkıp sabah olmadan tekrar Mekke’ye geldiğini söylüyor. Bakalım buna ne diyeceksin?” dediler. Hazret-i Ebûbekir: “–O ne söylüyorsa doğrudur! Çünkü O’nun yalan söylemesine imkân ve ihtimâl yoktur! Ben, O’nun her getirdiğine peşinen inanırım...” dedi. Müşrikler tekrar: “–Sen O’nu tasdîk ediyor ve bir gecede Beytü’l-Makdis’e gidip geldiğine inanıyor musun?” dediler. Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh: “–Evet! Bunda şaşılacak ne var? Vallâhi O bana, gece veya gündüzün herhangi bir vaktinde kendisine Allah’tan haber geldiğini söylüyor da ben yine O’nu tereddütsüz tasdîk ediyorum.” dedi. Daha sonra Ebûbekir radıyallahu anh, o sırada Kâbe’de bulunan Peygamber Efendimiz’in yanına gitti. Olanları bizzat Efendimiz’in mübârek fem-i saâdetlerinden dinledi ve: “–Sadakte (doğru söyledin) yâ Resûlâllah!..” dedi. Allah Resûlü de, O’nun bu tasdîkinden gâyet memnun kalarak cihânı aydınlatan tebessümüyle Hazret-i Ebûbekir’e: “–Ey Ebûbekir! Sen «Sıddîk»sın!..” buyurdular. (İbn-i Hişâm, II, 5) Hazret-i Sıddîk’ın Mîraç hâdisesinde sergilediği bu kalbî sarsılmazlık ve tereddütsüz bir şekilde Allah Resûlü’nü tasdîk edişi, ancak kalbinin kazandığı îman kuvvetiyle îzah olunabilir. Hazret-i Sıddîk’ın bu kalbî mukâvemetini ifâde sadedinde Hazret-i Ali ona: “Sen, şiddetli kasırgaların hareket ettiremediği ve şiddetli sarsıntıların yerinden oynatamadığı ulu bir dağ gibiydin!” buyurmuştur.
ALTIN SİLSİLE’NİN İLK HALKASI
Daha önce de ifâde edildiği üzere bu hâli ârifler, hafî/gizli zikir tâliminin başlangıcı ve gönülleri Allah ile itmi’nâna/huzûra erdirecek mânevî telkinlerin en mühim tezâhürlerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Bunun içindir ki, bu nebevî tâlim ve telkinlerin ilk tâlihli muhâtabı olan Hazret-i Sıddîk, -inşâallah- ucu kıyâmete kadar devam edecek olan Altın Silsile’nin, Peygamber Efendimiz’den sonraki ilk halkası olarak telâkkî edilmiştir.
Buradan şunu da anlıyoruz ki, bütün ulvî yolculuklarda maksat; Allah ve Resûlü’ne olan muhabbet, fedâkârlık ve hizmet nisbetinde hâsıl olur. Çünkü muhabbetin şartı, sevilen kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu, sevilenin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yolunda mühim bir adımdır ki, Hazret-i Ebûbekir’in hayatı da bu hâlin sayısız misalleriyle doludur. Resûlullah ona şöyle buyurmuşlardır:
“Sen, Cennet’teki Kevser Havuzu’nun başında ve mağarada benim arkadaşımsın!” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3670)
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in konuşmalarında sık sık Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’in isimleri geçerdi. Efendimiz, birlikte bâzı işler yaptıklarını, beraberce bir yere gidip geldiklerini ifâde ederdi. İnsanların inanmakta zorlandıkları bâzı hârikulâde hâdiselerden bahsedince; “Buna ben inanırım, Ebûbekir ve Ömer de inanır.” buyururlardı. Bu da gösteriyor ki, onlar birbirlerinden hiç ayrılmıyor, devamlı beraber bulunuyorlardı. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6, 8; Ahmed, I, 109, 112)
Hazret-i Ömer şöyle der:
“Resûlullah, Müslümanların meseleleri hakkında Ebûbekir (r.a.) ile gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum.” (Tirmizî, Salât, 12/169)
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir gün Mescid’e girmişti. Bir tarafında Hazret-i Ebûbekir diğer tarafında da Hazret-i Ömer vardı. Efendimiz onların ellerini tutmuş, şöyle buyuruyordu:
“Kıyâmet günü biz böyle diriltileceğiz.” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669
“EBUBEKİR BENDENDİR, BEN DE ONDANIM”
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh, yüksek sadâkat, teslîmiyet, aşk ve muhabbetiyle Allah Resûlü’nde fânî olmuştu. O’nunla kalbî râbıtayı en üst seviyede yaşamıştı. Son nefesine kadar ilâhî aşk yangını içinde benliğinden geçmiş, yalnızca Allah Resûlü’nün varlığında hayat bulmuştu. Bu itibarla Resûlullah Efendimiz’le her buluşma vaktinde ve sohbetinde apayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Allah Resûlü’nün huzurlarındayken bile O’na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi. O’nunla âdeta aynîleşmişti. Efendimiz de bu aynîleşme ve muhabbet sebebiyle:
“Ebûbekir bendendir, ben de ondanım. Ebûbekir dünyada ve âhirette kardeşimdir.”[10] buyurmuşlar, böylece mânâ âlemindeki beraberliklerini ve kalpleri arasındaki müstesnâ irtibâtı ifâde etmişlerdir.
Fakat bu aynîleşme hâli, nice fedâkârlıklar ve büyük bedeller karşılığında gerçekleşmiştir. Zira insan en ağır bedeli, muhabbeti uğrunda öder. Bu fânî âlemde ödenen en ağır bedel ise, ilâhî muhabbetin bedelidir.
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh de, Allah ve Resûlü ile dostluğun ulvî lezzetine gark olmak için; Allah ve Resûlullah muhabbetinin bütün bedellerini hiç tereddüt etmeden ödeyebilmenin gayret ve heyecanı içinde bir hayat yaşamıştır.
Nitekim bir gün Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, Kâbe’de insanları Allâh’a ve Resûlü’ne îmân etmeye çağırmıştı. Buna öfkelenen müşrikler, Hz. Ebûbekir’le mü’minlerin üzerine yürüyüp onları şiddetle dövmeye başladılar. Hele fâsık Utbe, Hz. Ebûbekir’in üzerine çıkıp çiğnedi, yüzünü demir tabanlı ayakkabılarıyla tekmeledi. Hz. Ebûbekir’in her tarafı kan revân içinde kaldı. Kabîlesi Teymoğulları, Hz. Ebûbekir’i müşriklerin elinden zorla kurtarıp baygın bir hâlde evine götürdüler. Öleceğinden korkuyorlardı.
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, ancak akşama doğru kendine gelebildi ve ilk olarak binbir zahmetle:
“–Resûlullah nasıl, iyi mi?” diye sordu. Annesi Ümmü’l-Hayr sürekli:
“−Bir şeyler yiyip-içsen!” diye ısrar ediyor, Hz. Ebûbekir ise, sanki onu hiç duymuyormuş gibi:
“−Resûlullah ne yapıyor, ne hâldedir?” diye sorup duruyordu. Gece olunca, binbir güçlükle ve gizlice Dâru’l-Erkām’a gidip Resûlullah’ı görünceye kadar hiçbir şey yiyip içmedi. Peygamber Efendimiz’i görünce de hemen dizlerine kapanıp:
“−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlâllah! Benim hiçbir sıkıntım yok. O habis fâsık beni biraz hırpaladı, o kadar!” dedi.
Hz. Ebûbekir’in Babasının Müslüman Olması
Hz. Ebûbekir’in radıyallahu anh şu hâli de onun fenâ fi’r-Rasûl makâmında nasıl da zirveleştiğini, ne güzel ifâde etmektedir:
O, Mekke Fethi’nde, gözleri görmeyen ihtiyar babasını Müslüman olmak üzere Allah Resûlü’nün huzûruna getirmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Ebûbekir! İhtiyar babanı niye buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidebilirdik.” buyurdular. Hazret-i Ebûbekir ise:
“–Onun size gelmesi daha münâsiptir. Bir de Allah Teâlâ’nın bu vesîleyle babama sevap vermesini istedim.” dedi.
Ebû Kuhâfe radıyallahu anh, bey’at etmek üzere elini Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mübârek eline uzatınca, Ebûbekir radıyallahu anh duygulanıp ağlamaya başladı. Resûlullah, hayretle niçin ağladığını sorunca da şu müthiş cevâbı verdi:
“–Yâ Resûlâllah! Sana bey’at etmek üzere uzanan şu el, babamın değil de, amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı da, bu vesîleyle Allah Teâlâ benim yerime Sen’i sevindirseydi! Çünkü Sen, onu çok seviyor ve îmân etmesini çok istiyordun…” (Bkz. Heysemî, VI, 173-174; İbn-i Sa‘d, V, 451)
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh her zaman:
“Vallâhi Resûlullah Efendimiz’in yakınlarını kollayıp gözetmek, benim için kendi yakınlarımı kollamaktan daha sevimlidir.” derdi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî 12, Meğâzî 14)
Bir defasında da Resûlullah Efendimiz:
“–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurmuştu. Ebûbekir radıyallahu anh ise bu iltifatkâr sözden âdeta bir gayrılık mânâsı çıkararak gözyaşları içinde:
“–Ben de, malım da, hepsi Siz’e âit değil mi yâ Resûlâllah?!” dedi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, II, 253)
Bu sûretle kendisini bütün varlığıyla Peygamber Efendimiz’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu ifâde etti.
NEBEVÎ ESRÂRIN EN YAKIN MAHREMİ
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, gönlünü, Resûlullâh sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in kalp âlemini yansıtan berrak bir ayna hâline getirmişti. Bu itibarla o, Peygamber Efendimiz’de fânî olmanın en müşahhas numûnesi oldu. Bu fânî oluş sâyesinde de, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit her şey, onun kalbinde çok derin bir mânâ kazandı. Öyle ki Ebûbekir radıyallahu anh, Allâh’ın âyetlerini, Resûlullah Efendimiz’in sözlerini ve hâdiselerin hikmetini idrâk etme hususunda ashâbın en önde geleni oldu. Hiç kimsenin kavrayamadığı nice nebevî nükteleri, üstün bir firâset ve basîretle sezdi. Nitekim Vedâ Haccı’nda:
“…Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim...” (el-Mâide, 3) âyeti nâzil olmuştu. Herkes, dînin tamamlanmasına sevindi. Fakat Hazret-i Ebûbekir, yüksek firâsetiyle bundan, Allah Teâlâ’nın pek yakında Sevgili Resûlü’nü ebediyyet âlemine dâvet buyuracağı hakîkatini sezdi. Gönlüne düşen ayrılık ateşinin ıztırâbıyla hüzne gark oldu.
Hz. Ebûbekir’in Namaz Kıldırması
Hz. Ebûbekir’in radıyallahu anh bu ince kavrayışını gösteren misallerden biri de şudur:
Allah Resûlü son günlerinde hastalığının ağırlığı sebebiyle mescide çıkamamıştı. Cemaate namaz kıldırması için de Hz. Ebûbekir’i radıyallahu anh imam tâyin etmişti. Fakat bir ara kendisini iyi hissederek mescide çıktı. Ashâb-ı kirâma bâzı nasihatlerde bulunduktan sonra:
“−Şânı yüce olan Allah, bir kulunu, dünya ile kendi katındaki nîmetler arasında serbest bıraktı. O kul da Allah katındakini tercih etti!..” buyurdu.
Bu sözler üzerine Hz. Ebûbekir’in radıyallahu anh hassas ve rakik kalbi mahzunlaştı, ardından da sıcak gözyaşları dökmeye başladı. Zira Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir nevî vedâ hitâbında bulunduğunu hissetmişti. Çünkü o, nebevî esrârın en yakın mahremiydi. Ayrılıktan inleyen bir ney gibi feryâda başladı. Hıçkıra hıçkıra:
“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlâllah! Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâtlarımızı fedâ ederiz!..” dedi. (Ahmed, III, 91)
Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hz. Peygamber’in derin hissiyâtını ve dünyaya vedâ hâlinde olduğunu kavrayamamıştı. Hattâ ashâb, Hz. Ebûbekir’in ağlamasına bir mânâ verememiş, büyük bir hayretle birbirlerine:
“–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken şu ihtiyarın ağlaması, doğrusu şaşılacak şey!..” dediler. (Buhârî, Salât, 80)
Çünkü dünya veya Allah katındakileri tercih hususunda serbest bırakılan sâlih kulun, Hz. Peygamber olduğunu akıllarına bile getirmemişler ve Hz. Ebûbekir’in sezdiği gerçeği sezememişlerdi. Bu esnâda Resûlullah, hem Hz. Ebûbekir’in mahzun gönlünü tesellî hem de ashâbına onun değerini beyan için sözlerine şöyle devam etti:
“Bize iyiliği dokunan herkese bunun karşılığını aynıyla veya fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebûbekir müstesnâ!.. Onun o kadar iyiliği olmuştur ki, karşılığını kıyâmet günü Allah verecektir.
Sohbetiyle olsun, malıyla olsun bana en fazla ikramda bulunan, Ebû Bekir’dir. Eğer ben, Rabbimden başkasını dost edinecek olsaydım, mutlakâ Ebûbekir’i dost (halîl) edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.”
Açık Bırakılan Tek Kapı
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, dâr-ı bekāya irtihâlinden birkaç gün evvel de:
“Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebûbekir’in kapısı açık kalsın! Zira ben, Ebûbekir’in kapısının üzerinde nur görüyorum...”buyurdular.
Böylece bütün kapılar kapatıldı, sadece Ebûbekir’in radıyallahu anh kapısı açık kaldı. İşârî mânâda bu demektir ki, Allah Resûlü’ne sallallahu aleyhi ve sellem husûsî yakınlık kapısı, O’na, Hazret-i Sıddîk misâli tam bir sadâkat, teslîmiyet, itaat, fedâkârlık, dostluk ve muhabbet ile açılabilir.
HZ. EBUBEKİR’İN İNFAKI
Ashâbın en zenginlerinden olan Hz. Ebûbekir radıyallahu anh, Allah Resûlü’nde sallallahu aleyhi ve sellem fânî olunca, canını ve malını cömertçe O’nun yolunda fedâ etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e peygamberlik geldiğinde, Hz. Ebûbekir’in 40 bin dirhemlik bir serveti vardı. Malının büyük bir kısmını İslâm uğrunda infâk etti. Müslüman olan köleleri âzâd ediyor, mü’minlere her türlü desteği sağlıyordu. En son kalan 5 bin dirhemi de hicret esnâsında yanına alarak yola çıktı ve Medîne-i Münevvere’de Allah için infâk etmeye devam etti.
Babası Ebû Kuhâfe bir gün:
“–Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzâd ediyorsun. Madem köle âzâd edeceksin, şöyle güçlü-kuvvetli köleler satın al da, tehlike ve kötülüklere karşı önünde durup seni korusunlar.” demişti.
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh ise:
“–Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım; Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Ben onları âzâd etmekle ancak Allah katındaki mükâfâtı istiyorum.” cevâbını verdi.
Yine Hz. Ebûbekir, birçok defa servetinin tamamını Resûlullah Efendimiz’e getirip Allah yolunda kâ‘bına varılmaz bir infak örneği sergilemişti. Efendimiz’in:
“–Âilene ne bıraktın ey Ebûbekir?” suâline de:
“–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım.” karşılığını verdi. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)
Hz. Ebûbekir’in Her Şeyini Allah Yolunda Harcaması
Hâlbuki Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, ashâbından hiçbirinin malını tamamıyla infâk etmesine izin vermezdi. Bu hususta yalnızca Hz. Ebûbekir’i radıyallahu anh istisnâ tutar, bir tek ona müsâade buyururdu. Zira bütün malı-mülkü infâk ettikten sonra yaşanabilecek fakr u zaruret içinde, nefs ve şeytanın iğvâsıyla, gönüllerde bir pişmanlık peydâ olması muhtemeldir. Böyle bir pişmanlık ise, yapılan hayır-hasenâtın fazîletini giderip ecrini zâyî eder. Fakat Hazret-i Sıddîk’ın rızâ, teslîmiyet, ihlâs ve takvâ zirvesindeki gönül âlemi, Allah ve Resûlü’nün muhabbetiyle perçinlenmiş, aslâ sarsılmaz bir îman kalesi hâlindeydi. Bu sebeple Allah ve Resûlü’nün hoşnutluğu, ona bütün dünyevî sıkıntıları unutturmuştu. Hattâ bu zahmet ve meşakkatler onun gönlünde târifsiz bir lezzet vesîlesi hâline gelmişti.
HZ. EBUBEKİR’İN İBADET AŞKI
Müşrikler, Hz. Ebûbekir’in Kâbe’de ibadet etmesine müsâade etmedikleri için, o da evinin önünde bir namazgâh edinmişti. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Rikkat-i kalbiyye sahibi, yufka yürekli bir zât olduğu için, Kur’ân-ı Kerîm’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı. O, Kur’ân-ı Kerîm’i böyle derin bir vecd içinde okurken müşriklerin çocukları ve kadınları, etrâfında toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl, Kureyş müşriklerini korkuttu. Buna mânî olmak için uğraştılar. Ebûbekir radıyallahu anh ise Allâh’ın himâyesine sığınarak ibadetlerine devam etti.
Bütün Hak âşıkları gibi Ebûbekir Efendimiz’in gönlünde de bilhassa seher vakitlerinde yapılan ibadetlerin pek müstesnâ bir değeri vardı. Şu hâdise, onun gece ibadetlerine olan düşkünlüğünün, ne kadar da bâriz bir işaretidir:
Bir ara Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sekiz veya dokuz gece, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar tehir etmişti. Ebûbekir:
“–Yâ Resûlâllah! Yatsıyı biraz erken kıldırsanız da gece ibadetine daha kolay kalkabilsek.” dedi. Peygamber Efendimiz bundan sonra yatsıyı erken kıldırdı. (Ahmed, V, 47)
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz:
“–Allah yolunda çift sadaka veren kimse, Cennet’in muhtelif kapılarından; «Ey Allâh’ın sevgili kulu! Buraya gel, burada hayır ve bereket vardır.» diye çağrılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücâhidler cihad kapısından, oruçlular Reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından Cennet’e dâvet edilirler.” buyurmuşlardı. Ebûbekir (r.a.):
“–Anam-babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Resûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimsenin diğer kapılardan çağrılmaya ihtiyacı yoktur; lâkin bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır?” diye sordu. Resûlullah:
“–Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümid ederim.” buyurdular. (Buhârî, Savm 4, Ashâbu’n-Nebî 5; Müslim, Zekât 85, 86)
Yine bir gün Allah Resûlü, yanındaki sahâbîlere:
“–İçinizde bugün kim oruçludur?”
“−Bugün kim bir cenâze namazına iştirâk etti?”
“–Bugün kim bir yoksulu doyurdu?”
“–Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız var mı?” diye sualler sormuştu. Bunların hepsine de Ebûbekir (r.a.) müsbet cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle buyurdular:
“–Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse, o mutlakâ Cennet’e girer.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)
Peygamberimizin Hz. Ebûbekir’e Öğrettiği Dua
Hz. Ebûbekir bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e:
“–Yâ Resûlâllah! Bana bir duâ öğretiniz de onu namazımda okuyayım!” dedi.
Allah Resûlü de ona, “Şöyle duâ et!” buyurdular:
“–Allâh’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız Sen’sin. Öyleyse tükenmez lûtfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihâyetsiz olan, yalnız Sen’sin!” (Buhârî, Ezân 149, Deavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 48)
Yine Ebûbekir Sıddîk radıyallahu anh bir gün Resûlullah Efendimiz’e:
“–Yâ Resûlâllah! Bana bâzı mübârek kelimeler öğretseniz de onları sabah-akşam okusam!” dedi. Allah Resûlü de:
“–«Gökleri ve yeri, görünen ve görünmeyen âlemleri yaratan Allâh’ım! Ey her şeyin Rabbi ve sahibi! Sen’den başka ilâh bulunmadığına kesinlikle şehâdet ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerrinden, onun Allâh’a şirk koşmaya dâvet etmesinden Sana sığınırım.» diye duâ et ve bunu sabahleyin, akşamleyin ve yatağa yattığın zaman söyle.” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101/5067; Tirmizî, Deavât, 14/3392)
HZ. EBUBEKİR’İN HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
Ebûbekir Sıddîk’ın radıyallahu anh bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını ona verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün köle, kazandığı bir şeyi getirdi. Hazret-i Ebûbekir de ondan bir lokma aldı. Bunun üzerine köle:
“–Her akşam bana kazancımın mâhiyetini sorardın, bu akşam sormadın.” dedi. Hazret-i Ebûbekir:
“–Çok açtım, sormayı unuttum, peki söyle bakalım nasıl kazandın?” diyerek açıklamasını istedi. Köle:
“–Falcılıktan anlamadığım hâlde câhiliye devrinde falcılık yaparak bir adamı aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık size ikram ettiğim bu yiyeceği verdi.” deyince Hazret-i Ebûbekir, derhâl parmağını boğazına götürüp (bütün eziyetine rağmen) yediklerinin hepsini çıkardı ve:
“–Yazıklar olsun sana! Neredeyse beni helâk ediyordun!” dedi. Kendisine:
“–Bir lokma için bu kadar eziyete değer miydi?” diyenlere de şu cevâbı verdi:
“–Canımın çıkacağını bilseydim, yine de o lokmayı çıkarırdım. Zira Resûlullah:
«Haramla beslenen vücudun müstahak olduğu yer, cehennemdir!» buyurdular.”
Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“Kim Rabbinin makâmında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” (en-Nâziât, 40-
HZ. EBUBEKİR’İN HİLAFETİ
Hazret-i Ebûbekir ile Ömer radıyallahu anh, Peygamber Efendimiz’in gözü ve kulağı mesâbesindeydiler.Resûlullah onlar hakkında:
“Benden sonra Ebûbekir ve Ömer’e tâbî olunuz!” buyurmuşlardı. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3662)
Bir kadın, Peygamber Efendimiz’e gelip bir meselesini arz etmişti. Allah Resûlü de ona bâzı tavsiyelerde bulunmuş, bunları yaptıktan sonra tekrar kendisine gelmesini söylemişti. Kadın:
“–Ey Allâh’ın Resûlü, geldiğimde Siz’i bulamazsam ne yapayım?” diye sordu. Bu sözüyle Efendimiz’in vefâtını kastediyordu. Resûlullah:
“–Beni bulamazsan Ebûbekir’e git!” buyurdular. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 10; Tirmizî, Menâkıb, 16/3676)
Kâsım bin Muhammed Hazretlerinin naklettiğine göre, Allah Resûlü son günlerinde Hazret-i Ayşe vâlidemize, şiddetli ağrılarından bahsederek şöyle buyurdular:
“Ebûbekir’e ve oğluna haber gönderip halîfeliği Ebûbekir’e vasiyet etmeyi düşündüm. Böylece bâzılarının halîfelik hakkındaki dedikodularını ve bu hususta arzusu olanların temennîlerini kesmek istedim. Fakat sonra; «Allah Teâlâ, halîfeliği hak etmeyen birine vermez; mü’minler de halîfeliğe lâyık olmayan birini ondan uzak tutarlar. Veya Allah Teâlâ, lâyık olmayan kişiyi hilâfetten uzaklaştırır, mü’minler de hak etmeyen kişiyi o makâma seçmezler.» diye düşünüp bundan vazgeçtim.” (Buhârî, Merdâ 16, Ahkâm 51; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 11)
Bütün bunlar, Hazret-i Ebûbekir’in radıyallahu anh hilâfeti hususunda tartışmaya mahal bırakmayacak derecede açık hükümler ve kat’î delillerdir.
Hz. Ebûbekir’in Hutbesi
Resûlullah Efendimiz vefât ettiğinde, Ensâr ve Muhâcirler, Sakîfe’de Hazret-i Ebûbekir’e radıyallahu anh bey’at ettiler. Bir gün sonra umûmî bir bey’at daha oldu ve Peygamberlerden sonra insanlığın en hayırlısı olan Hazret-i Sıddîk insanlara şöyle hitâb etti:
“Ey insanlar! En sâlihiniz olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şayet vazifemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz! Yanlış hareket edersem beni îkâz ediniz! Doğruluk, emin bir şahsiyet olmanın göstergesidir. Yalan ise hıyânettir. Zayıf olanınız hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüzdür. Güçlü olanınız da kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim nazarımda en zayıfınızdır.
Bir millet Allah yolunda cihâdı terk ederse zillete dûçâr olur. İnsanlar arasında kötülük yayılırsa Allah o millete umûmî bir belâ verir. Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz! Şayet Allâh’a ve Resûlü’nün emirlerine riâyette kusur gösterirsem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz. Haydi, namazımızı kılalım, Allâh’ın rahmeti üzerinize olsun.”
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh daha sonraki bir hutbesinde de şöyle buyurdu:
“Vallâhi benim hiçbir gün ve gecede kesinlikle idâreciliğe arzu ve rağbetim olmadı! Allah Teâlâ’dan ne gizlice ne de açıktan böyle bir şey istemedim! Lâkin insanların başıboş kaldığı o ortamda fitne çıkmasından korktum. (Mes’ûliyet endişesiyle vazifeyi kabûl ettim.) Yoksa idârecilikte benim için rahat yoktur. Boynuma öyle büyük bir iş yüklendi ki, Allah Teâlâ’nın yardımı olmadan onu yapacak ne gücüm var ne de imkânım! Şu anda benim yerimde, idârecilik hususunda insanların en kuvvetlisinin bulunmasını ne kadar isterdim!”
Muhâcirler Hazret-i Ebûbekir’in radıyallahu anh bu samimî sözlerini gönülden kabûllendiler. Hazret-i Ali ile Zübeyr de yeni halîfeyi takdir ederek şöyle buyurdular:
“…Hazret-i Ebûbekir, Resûlullah Efendimiz’den sonra bu işe insanların en fazla hak sahibi olanıdır. Zira o, Efendimiz’in hicret esnâsında gizlendiği mağaradaki yegâne arkadaşıdır. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden «ikinin ikincisi» diye bahsetmiştir. Biz onun şerefini, büyüklüğünü biliyoruz. Resûlullah hayattayken ona, imamlığa geçip insanlara namaz kıldırmasını emretmiştir.”
Resûlullah Efendimiz’in vefâtından bir ay sonraki bir hutbesinde ise Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurdu:
“Arzu etmediğim hâlde hilâfet vazifesine getirildim. Vallâhi, benim yerime bir başkasının bu vazifeyi üzerine almasını ne kadar isterdim! Dikkat edin! Benden, size Resûlullah gibi davranmamı beklerseniz, buna gücüm yetmez! Zira O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ikram ettiği ve yanlışlardan mâsum kıldığı bir zât idi. Ben ise sizin gibi bir insanım, herhangi birinizden daha hayırlı da değilim. Beni murâkabe/kontrol edin, istikâmet üzere olursam bana tâbî olun, ayağım kayarsa beni düzeltin!..”
Bu ifâdeler, Resûlullah Efendimiz’in güzel ahlâkının Hazret-i Ebûbekir’deki akisleridir. Onun ne kadar mütevâzı ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlı bir Allah ve Resûlullah dostu olduğunun en bâriz göstergesidir.
Hz. Ebûbekir’in Yardımcıları
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh halîfe olunca, ashâb-ı kirâmdan kendisine yardımcı olmalarını taleb etti. Ebû Ubeyde (r.a.) Beytülmâl işlerine yardımcı oldu, Hazret-i Ömer kadılık vazifesini üstlendi. Ashâb-ı kirâm, Resûlullah Efendimiz’in terbiyesiyle insanlığın en fazîletli toplumu hâline gelmişti. Bu sebeple, bir sene geçerdi de iki kişi bir dâvâ için mahkemeye gelmezdi. Hazret-i Ali de Ebûbekir Efendimiz’e kâtiplik ve müşâvirlik yaptı. Devamlı Halîfe’nin meclisinde bulunarak ümmet-i Muhammed’in nizam ve âsâyişini teminde ona yardımcı ve müsteşar oldu.
Sahte Peygamberler ve Ridde Olayları
Peygamber Efendimiz’in en samimî dostu, yâr-ı ğâr’ı (mağara arkadaşı), kayınpederi, veziri, müsteşarı ve ilk halîfesi olan Hazret-i Sıddîk, hilâfeti döneminde -Allâh’ın lûtfuyla- çok büyük gâilelerin üstesinden geldi. Bilhassa, Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra baş gösteren “ridde/dinden dönme” isyanlarını fevkalâde bir dirâyetle bastırdı. Böylece İslâm devletinin dağılmasını engellediği gibi, fetihlerin artarak devâmını da sağlamış oldu.
Hazret-i Sıddîk, dînin hükümlerinden hiçbir şekilde tâviz vermedi, İslâm’ın sebatkâr bir müdâfii oldu. Yine Allah Rasûlü r’in vefâtından sonra ortaya çıkan “zekât mükellefiyetini reddetme” hareketlerine karşı da büyük bir kararlılıkla mukāvemet gösterdi ve:
“–Şayet zekât mallarından küçücük bir ip parçasını bile benden saklayıp onu vermezlerse onlara savaş açarım!..” dedi. Böylece fitnenin büyümesine mânî oldu ve dîni tahrîfe sebep olacak bütün kapıları kapattı. Onun bu kararlı ve cesur tavrına, adâlet ve celâdet âbidesi Hazret-i Ömer bile gıpta etmiş ve hayran kalmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm de Hazret-i Ebûbekir’in hilâfeti döneminde; daha önce yazılı olduğu hurma yapraklarından, yassı taşlardan, ince levhalardan ve hâfızların ezberlerinden büyük bir titizlikle toplanarak aynen Allah Rasûlü’ne nâzil olduğu şekliyle bir mushaf hâlinde bir araya getirildi. Böylece dînî hususlarda çıkması muhtemel pek çok fitnenin önü alınmış oldu.
Velhâsıl Ebûbekir radıyallahu anh ümmet-i Muhammed’in Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde ilerlemesi, birlik ve beraberlik içinde yükselmesi için fevkalâde gayret göstererek pek mühim hizmetlere imza attı. Onun sadece 2 sene 3 ay süren hilâfeti, bütün bir İslâm tarihi için, vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanı gibi feyizli ve bereketli bir dönem oldu
HZ. EBUBEKİR’İN TEVÂZUU, MERHAMETİ VE AFFEDİCİLİĞİ
Hazret-i Ebûbekir halîfeliği döneminde de, önceki mütevâzı ve zâhidâne hayatına devam etti. Daha evvel çevresindeki yetim kızların koyunlarını sağıverir, ihtiyaçlarını karşılardı. Halîfe olduktan sonra komşuları, artık onun meşgalelerinin artacağını, belki hayat şartlarının değişeceğini, artık bu hizmetleri göremeyeceğini düşünmüşlerdi. Ancak değişen bir şey olmadı. O, aynı mütevâzı hâliyle yetimlerin koyunlarını sağmaya ve ihtiyaçlarını bizzat karşılamaya devam etti.
Cenâb-ı Hak böylesine güzel bir ahlâka sahip olan kullarını medhederek şöyle buyurur:
“Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği has) kulları, yeryüzünde tevâzû ve vakar ile yürürler…” (el-Furkân, 63)
Resûlullah şöyle buyurmuşlardır:
“Ümmetim içinde ümmetime karşı en merhametli olan kişi, Ebûbekir’dir…” (Tirmizî, Menâkıb, 32/3790-3791)
Hazret-i Sıddîk, kalbindeki yumuşaklık, lûtuf, şefkat ve merhameti sebebiyle “Evvâh” lâkabıyla da anılırdı.
Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashâb-ı kirâmın arasında otururken, bir kişi gelip Hazret-i Ebûbekir’e hakaret ederek onu üzdü. Ancak Ebûbekir radıyallahu anh sükût edip cevap vermedi. O kimse ikinci defa aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. Ebûbekir radıyallahu anh yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de hakaret edince, Hazret-i Ebûbekir ona hak ettiği cevâbı verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü hemen kalkıp yürüdü. Hazret-i Ebûbekir de hemen ardından yetişerek:
“–Ey Allâh’ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?” dedi. Allah Resûlü:
“–Hayır, darılmadım. Semâdan bir melek inmiş, o kimsenin sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip intikamını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Edeb, 41/4896
HEP ÂHİRETİ TERCİH ETMESİ
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh şöyle buyurmuştur:
“İnsanları iki kısım gördüm. Kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim… İslâm’a girdiğimde beni iki amel karşıladı; dünya ameli ve âhiret ameli. Ben dâimâ âhiret amelini tercih ettim…”
Ebûbekir radıyallahu anh dünyayı âhiretin tarlası olarak görür ve:
“Yâ İlâhî, dünyayı bana genişlet ve beni ona karşı zâhid kıl!” diye duâ ederdi. Yani bana önce dünyayı ver, sonra onun âfetlerinden korunmak için sevgisini gönlümden al ve ben kendi irâde ve arzumla fakr içinde olayım, demek isterdi.
Halîfeliğinden önce de sonra da aslâ dünyaya meyletmedi. Tıpkı Resûlullah gibi, bütün arzusu; âhiret yolculuğunu, ilâhî vuslat iştiyâkı içinde ve dünya sıkletlerinden âzâde bir gönül huzûruyla tamamlamaktı. Bu sebepledir ki vefâtına yakın, büyük bir istiğnâ hâli içinde, kendisine âit bir arazinin satılıp halîfeliği müddetince zarûreten aldığı maaşların devlet hazinesine geri ödenmesini vasiyet etti.
Ölüm döşeğindeyken de kızı Hazret-i Ayşe’ye, sütünü içtikleri deveyi, içinde elbise boyadığı kabı ve giydiği kadife elbiseyi vefâtından sonra Hazret-i Ömer’e teslim etmesini vasiyet etti. Gerekçe olarak da bunlardan, müslümanların işleriyle meşgul olurken istifâde ettiğini söyledi. Âişe vâlidemiz de babasının vefâtından sonra, bunları yeni halîfe Hazret-i Ömer’e teslim etti. Bu eşyâları teslim alan Hazret-i Ömer:
“–Ebûbekir! Allâh’ın rahmeti senin üzerine olsun! Senden sonra gelenleri çok müşkül durumda bıraktın!” dedi.
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh şu samimî niyazda bulunurdu:
“Allâh’ım! Ömrümün en hayırlı devresi sonu, amellerimin en hayırlı kısmı neticeleri, günlerimin en hayırlısı da Sana kavuştuğum gün olsun.
HZ. EBUBEKİR’İN VEFATI
İbn-i Ömer Hazretlerinin rivâyetine göre Hazret-i Ebûbekir’in radıyallahu anh vefâtına sebep olan şey, onun Resûlullah Efendimiz’in vefâtından duyduğu derin üzüntüdür. Hakîkaten o, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vefâtına o kadar üzülmüştü ki, mübârek vücudu eriye eriye iyice zayıfladı ve nihâyet vefât etti.
Hazret-i Ayşe şöyle anlatır:
“Vefât ettiği hastalığı esnâsında babam Ebûbekir’in yanına girdim. Bana:
«−Peygamber Efendimiz’i kaç parça bez ile kefenlediniz?» diye sordu.
«−Gömlek ile başlık olmaksızın, üç parça beyaz pamuk bez ile kefenledik.» dedim.
«−Nebî r hangi gün vefât etmişti?»
«−Pazartesi.»
«−Bugün günlerden ne?»
«−Pazartesi.»
«−Benim vefâtımın da şu an ile gece arasında olmasını ümid ediyorum!» dedi. (Akabinde:)
[«–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi, Resûlullah’a en yakın olanıdır!» dedi. (Ahmed, I, 8)]
Sonra Hazret-i Ebûbekir, hastayken giymiş olduğu üzerindeki elbiseye baktı, elbisede biraz zâferân lekesi vardı:
«−Bu elbisemi yıkayın, iki elbise daha ilâve edin ve beni bunlarla kefenleyin!» dedi. Ben:
«−Babacığım, bu elbise eski!» dedim. Ebûbekir radıyallahu anh:
«−Diri, yeni elbise giymeye ölüden daha lâyıktır. Ölünün giydiği kefen ise kan ve irinle kirlenecektir.» dedi.
HZ. EBUBEKİR’İN MEZARI NEREDEDİR?
Hazret-i Ebûbekir radıyallahu anh, salı akşamı (pazartesiyi salıya bağlayan akşam) vefât etti ve sabah olmadan defnedildi.” (Buhârî, Cenâiz, 94)
2 sene 3 ay 10 günden beri hasretini çektiği Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vuslatına nâil oldu. Allah ondan râzı olsun.
Resûlullah Efendimiz gibi 63 yaşında vefât etmişti. O gün tarih 22 Cemâziyelâhir 13 (23 Ağustos 634) idi.
Not: Hz. Ebubekir’in kabri şerifi Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimiz ile Hz. Ömer’in kabrinin arasında bulunmaktadır.
HZ. EBUBEKİR’İN SON SÖZLERİ
Son sözleri şu âyet-i kerîmedeki niyâz olmuştu:
“…(Allâh’ım!) Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)
HZ. EBUBEKİR’İN HİKMETLİ SÖZLERİ
“Allah rızâsı murâd edilmeyen sözde;
Allah yolunda harcanmayan malda;
Cehâleti hilmine gâlip gelen kimsede;
Allah için yapacağı bir işte, ayıplayanın ayıplamasından korkan kimsede hayır yoktur.”
“Allah ile mahlûkâtından hiçbiri arasında bir nesep bağı yoktur. Hayırlara nâil olmak, kötülüklerden korunmak (ve Allâh’a yakınlık), ancak O’na itaat ve emirlerine tâbî olmakla mümkündür.”
“Şunu iyi bil ki Cenâb-ı Hakk’ın gündüz yapılmasını istediği bir amel vardır, onu gece kabûl etmez; gece yapılmasını istediği bir amel vardır, onu da gündüz kabûl etmez!”
“Allah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.”
“Çok söz, kişiyi unutkan yapar.”
“Ne söylediğini, ne zaman söylediğini ve kime söylediğini iyi düşün!”
“Allah dostları (mizaçlarına göre) üç sınıftırlar. Her üç sınıf da, üçer alâmetle bilinir:
Birinci sınıf (Hak dostları), havf (korku) hâlinde olanlardır. Bunlar;
Dâimâ mütevâzıdırlar.
Hayır-hasenatları ne kadar çok olsa da onu az görürler.
En küçük hatâlarını bile büyük görürler.
İkinci sınıf (Hak dostları), recâ (ümit) sahibi kimselerdir. Bunlar da;
Her hâl ve hareketlerinde insanlara fazîlet ve güzellikler sergileyerek örnek olurlar.
Mallarını Hak yolunda sarf ederek insanların en cömertlerinden olurlar.
Allâh’ın kullarına karşı dâimâ hüsn-i zan içindedirler.
Üçüncü sınıf (Hak dostları) ise, aşk ve muhabbet vecdiyle Rabbine ibadet eden (ârifler)dir. Bunlar da;
Sevdikleri şeyleri (Allah için) infâk ederler.
Her hâl ve hareketlerinde Allah rızâsını hedefler, bu yüzden câhillerin kınamalarına aldırmaz, onların kaba davranışlarından rahatsız olmazlar.
Nefislerine ağır gelen şeyleri nefislerinin muhâlefetine rağmen îfâya çalışırlar; bütün hâl ve hareketlerinde Allâh’ın emir ve nehiylerine itaat ederler.”
“Hakk’ı tanıyan âriflerin kölesi ol!”
“Sana yol göstermek isteyenden hâlini gizleme! Aksi takdirde kendini aldatırsın.”
“Kendini ıslah et ki insanlar da sana karşı iyi davransınlar.”
“Dört kimse Allâh’ın sâlih kullarındandır:
Tevbe eden kişiyi gördüğü zaman sevinen,
Günahkârların affı için Rabbine yalvaran,
Din kardeşine gıyâbında duâ eden,
Kendinden muhtaç kişiye yardım ve hizmette bulunan.”
“Îman sadece câmilerde (olur da hayatın bütün safhalarına aksettirilmezse), mal cimrilerde, silâh korkaklarda, yetki zayıflarda olursa işler bozulur.”
“Akıllı kimse, takvâ sahibi olan; akılsız da zâlim olandır.”
“Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de vereceğini vaad ettiği mükâfâtı azap ile birlikte zikretti ki bu vesîleyle kul ibadete rağbet etsin ve azaptan korksun.”
“Bir hayrı kaçırırsan onu yakalamaya çalış, elde edince de onu geçmeye bak, daha güzelini yapmaya gayret et!”
“İnsanlara iyilik etmek, kişiyi âfetlerden ve belâlardan muhâfaza eder.”
“Komşunla kavga etme, herkes gider o kalır.”
“Şöhretten kaç ki şeref seni takip etsin. Ölüme karşı hazırlıklı ol ki sana hayat verilsin.”
“Hiçbir belâ yoktur ki ondan daha kötüsü olmasın.”
“Sabırda zarar; hüzün ve telâşta fayda yoktur.”
“Sabır îmânın yarısı, yakîn (şüpheden uzak, kuvvetli bir itmi’nan hâli) ise tamamıdır.”
“Allah’tan âfiyet isteyiniz. Hiç kimseye yakînden sonra âfiyetten daha fazîletli bir şey verilmemiştir.”
“Bana göre âfiyette olup şükretmek, (bir musîbetle) imtihan edilip sabretmekten daha makbûldür.”
“Dünya mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz sermâyeleri; güzel ameller ticaret malları; cennet kazançları; cehennem de zararlarıdır.”
Hazret-i Sıddîk bir kimse kendisini medhedince şöyle derdi:
“Allâh’ım, Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allâh’ım, beni onların zannettiğinden daha hayırlı eyle! Onların bilmediği hatâlarımı mağfiret eyle, söyledikleri sözler sebebiyle de beni hesâba çekme!”
“Kul, dünya nîmetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”
“Övünmekten sakının! Topraktan yaratılan, yine toprağa dönecek ve kurtlar tarafından yenilecek olan insanın övünmek neyine! O, bugün canlı, yarın ölüdür.”
Ebûbekir bir hutbesinde de şöyle buyurmuştur:
“Nerede herkesin hayran olduğu güzel yüzlü insanlar! Nerede gençliğine mağrur olan yiğitler! Nerede ihtişamlı şehirler kurup etrâfını yüksek surlarla çeviren hükümdarlar! Nerede harp meydanlarının mağlûbiyet tanımayan kahramanları! Zaman hepsini çürütüp yerle bir etti. Hepsi kabrin karanlıklarına gömülüp gittiler. Acele edin, acele edin! Vakit geçmeden aklınızı başınıza alın da ölüm ötesine bir an evvel hazırlanın! Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!”
“Allâh’ın, sizden önce gelip geçen kullarının hâlini tefekkür edin! Dün nerede idiler, bugün neredeler?”
HZ ÖMERİN HAYATI
Hz. Ömer kimdir, İslam öncesi ve İslam sonrası hayatı nasıldır? Hz. Ömer (r.a), fil sûresinde bahsi geçen fil olayından 13 yıl sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinin naklettiği bir rivayete göre o, büyük Ficar Savaşından 4 sene önce dünyaya gelmiştir.
Hz. Ömer’in babası Hattâb b. Nufeyl’dir. Dedesi Nufeyl b. Abdü’l-Uzza, Kureyş kabilesinin hakem olarak başvurduğu kişilerden birisiydi. Annesi, Ebû Cehil'in kız kardeşi veya diğer bir rivayete göre Ebu Cehil’in amcasının kızı olan Hanteme'dir.
Hz. Ömer esmer tenli, gözleri iri, boyca uzun, iri yapılı ve ömrünün sonlarına doğru saçı dökülmüş bir kişiydi. Dişleri ince ve ahenk içerisindeydi. Sakalını sarıya boyar, başına da kına yakardı. Müsamahakâr bir yapıya sahipti.
HZ ÖMERİN İSLAM ÖNCESİ HAYATI
Mekke’de doğan Hz. Ömer, çocukluk yıllarını ailesinin ve akrabalarının-dayılarının develerini-sürülerini güderek onlara yardımcı olarak geçirmişti. Nübüvvet öncesi Mekke’de siyasi ve dini hareketliliğin yaşandığı bir kabile ortamında büyümüştür. Ömer ibn Hattâb (ra), daha sonraları Arap yarımadasının dini ve ticari merkezi olan Mekke’de, diğer Kureyşliler gibi ticaret yapmaya başlamış, günümüz tabiriyle ithalât ve ihracat işleriyle uğraşmış, Mekke toplumunda önemli bir konuma gelmiştir. Ömrünün yarısını bu şekilde cahiliye de geçirmiştir.
Her ne kadar Kureyşte yaşayan herhangi bir genç gibi büyümüşse de, O’nu diğerlerinden ayıran farklı özellikleri de bulunmaktaydı. Bu özelliklerinden birisi; o çağda okuma yazmayı bilen sayılı insanlardan olmasıdır. Cahiliye döneminde Mekke devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması halinde Hz. Ömer elçi olarak gönderilirdi. Onun verdiği bilgi ve raporlara göre Mekke devleti gerekli adımlarını atardı. Bunların yanında, kabileler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde de yine Hz. Ömer etkin bir şekilde rol alırdı. Onun verdiği kararlar, insanlar nezdinde tatmin edici olarak karşılanır ve dikkate alınırdı.
İslam’a girdikten sonra nasıl yüksek bir karaktere sahip idiyse, insanların işlerini görmekte, onlara yardımcı olmakta, sorunları çözmede hep önlerde yer almaya çalışıyorduysa; cahiliye devrinde de bu vasıflara sahip bir insandı. Esasında O, Hz. Peygamber (sav)’in şu sözüne tam da uyan birisiydi: “İnsanların cahiliyede hayırlı olanları, İslam’da da hayırlıdır.” (Buhari)
Hz. Ömer, İslâm’ı kabul etmeden önce her ne kadar sert biri gibi görünse de esasında, kalbinin derinliklerinde saklı olan yumuşak kalpliliğini ortaya çıkaran bazı olaylar yaşamıştı. İman etme sürecinin fitilini ateşleyecek olan bu olaylar, kendisinde derin izler bırakmıştır.
1. OLAY
İslam’a girmeden önce Müslümanlara karşı Mekke reisleriyle Daru'n-Nedve’de bir araya gelirdi. İslam’ı karalama, bitirme, Hz. Muhammed (sav)’in itibarını yok etme, insanları İslam’dan uzaklaştırma maksadıyla yapılan toplantılara katılır ve zekâsı ile insanlara yön verirdi. Yine böyle bir toplantının olduğu sıralarda artık dayanamayıp kılıcını alarak, Allah Rasûlünü öldürmeye karar vermişti. Yolda onu gören Nuaym bin Abdullah nereye gittiğini sordu. Hz. Ömer, Hz. Muhammed (sav)’i öldürmeye gittiğini söyleyince, Nuaym onu fikrinden döndürmeye çabalayarak: “Sen önce aile eşrafınla uğraş. Enişten Said bin Zeyd ve eşi, yani kız kardeşin Fatıma Müslüman oldular” deyince, Hz. Ömer hızla kız kardeşinin evinin yolunu tuttu.
İman Nuru Hz. Ömer’in Yüzünde Beliriyor
Vardığında onlar Taha sûresini okuyorlardı. Hz. Ömer okuduklarını istemiş, fakat kız kardeşi vermeyi reddince kardeşini ve eniştesini hırpalamıştı. O sıralarda Habbab bin Eret de onlara Kur’an öğretmek maksadıyla orada bulunuyordu. Hz. Ömer gelince saklanmıştı. Kız kardeşi ve Eniştesi Habbab bin Eret’i saklandığı yerden çağırarak Müslüman olduklarını Hz. Ömer'in yüzüne karşı söyleyip kendilerini müdafaa ettiler. Bunları duyan Hz. Ömer yumuşayıp az evvel okumuş oldukları Kur’an’dan kendisine de okumalarını istemiştir. Okunan Kur’an Hz. Ömer’i derinden etkilemiş ve imanın nuru yüzünde belirmeye başlamıştı. Bunun üzerine kendisini Resûlüllah (Sav)’e götürmelerini istedi. Vardığında Hz. Peygamber’in huzurunda Müslüman oldu. Bu kısım diyalog şeklinde yazılırsa olay daha tesirli olur
2. OLAY
Hz. Ömer’in Müslüman olmadan önce etkilendiği bir diğer olay da şöyledir: “Hz. Ömer’in yakın akrabalarından Leylâ bint Ebî Hasme (r.a.)'den gelen bir rivayette, kocası Amir b. Rebi'atu’l-‘Anzî ile birlikte Habeşistan'a gitmişti. Leylâ'nın anlattığına göre, Hz. Ömer (ra)’in hicretten etkilenmesi şu şekilde olmuştur: “Hicret için eşyalarımı topluyordum. Eşim, Amir b. Rebî'a bir iş için dışarıya çıkmıştı. Henüz Müslüman olmamış olan Ömer (ra), bize geldi. Biz onun elinden çok çekmiştik. Fakat o sırada Ömer bir yerde durup bizi seyrediyordu. Bir ara lafa girdi:
-“Abdullah'ın annesi! Gidiyor musun?" dedi. Ben
-"Evet. Sizler bizi çok rahatsız ettiniz ve bize çok zulüm ettiniz. Biz artık Allah'ın topraklarından birine gideceğiz. Umarız orada bu zorluklardan kurtuluruz.” dedim. Bunun üzerine Hz. Ömer
-“Allah sizinle beraber olsun” dedi. Sesi titriyordu ve yüzü ağlamaklıydı. Belli ki Mekke’den ayrıldığımıza çok üzülmüştü.
Bu konuşmadan sonra Amir, gereken eşyaları getirince kendisine dedim ki,
- "Abdullah'ın babası! Keşke Ömer'i görseydin. Bizim hicret edip Mekke’den ayrılmamıza nasıl da üzülüyordu zavallı. Az evvel buradaydı."
Amir, benim, onun Müslüman olmaya meyilli olduğunu sezip sezmediğimi sordu. Ben “evet” dedim. Amir dedi ki:
-"Biraz önce gördüğün adam var ya, Hattâb'ın eşeği bile Müslüman olur ama o (Ömer) Müslüman olmaz.” dedi.”
3. OLAY
Taberani ve İmam Ahmed’in Müsnedi’nde Hz. Ömer'in etkilendiği başka bir olaydan daha söz edilmiştir. Bu olayı Hz. Ömer (r.a.)’in kendisi dile getirmiştir. Diyor ki:
-“Ben, İslâmiyet'i kabul etmemiş olduğum sıralarda bir gün, Rasûlullah (sav)'ı rahatsız etmek için evden çıktım. Oraya vardığımda Rasûlullah (sav) namaza kalkmıştı ve Hakka sûresini okuyordu. Ben arkasına geçtim ve onu sessizce dinlemeye çalıştım. Kur’ân-ı Kerim'in etkisi bütün vücudumu sarmıştı. Kendi kendime diyordum ki;
-Bu adam mutlaka bir şairdir. Nitekim Kureyşliler ona şair lakabını takmışlardı. O sırada Rasûlullah'ın mübarek ağzından şu kelimeler çıktı:
-"Şüphesiz Kur'ân, çok şerefli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz."
-O vakit dedim ki, mutlaka bir kâhindir. Tam o anda Rasûlullah (sav) şu ayetleri tilavet ediyordu:
- "(O) bir kâhin sözü değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz. O, alemlerin Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir.”
-“Bu kelâmı dinledikten sonra İslâm kalbime yerleşmeye başladı.
İslam Tarihine adaleti ile damga vuran Hz. Ömer, Resûlüllah (sav)’ın en yakın dava arkadaşlarındandı. İslam davasının en sıkıntılı günleri olan Mekke döneminde Müslüman olmuştu. Şüphesiz, Hz. Ömer’in Müslüman olmasıyla İslam güç kazanmıştır. Tarihte eşine az rastlanır fedakârlık örnekleri sergilemiş, adaletiyle ön plana çıkmış, cesaretiyle Müslümanlara öncü olmuştur. O günlerde müşriklerin şiddetli baskılarından ötürü bazıları İslam’a girdiklerini açık açık söyleyemezken; Hz. Ömer hidayet bulduktan sonra, Mekke reislerinin teker teker kapılarına giderek İslam dinine girdiğini haykırıyordu.
Müslümanlar gizlice hicret ettikleri halde Hz. Ömer açıkça hicret ediyordu. Hicret edeceği gün Kâbe’ye giderek tavaf edip iki rekât namaz kıldıktan sonra oradaki Mekkelilere dönerek şöyle dedi:
-“Aranızda kim annesini evlatsız, çocuğunu yetim ve karısını dul bırakmak istiyorsa, şu vadinin arkasında karşıma çıksın!”
Bu sözlerden sonra Hz. Ömer oradan ayrıldı. Ancak hiç kimse cesaret edip onu takip edemedi. Hz. Ömer Medine’de de, Resûlüllah’ın tüm gazvelerine katılmış, Onunla beraber mücadele etmiştir.
HZ MUHAMMED(SAV) DÖNEMİNDE HZ ÖMER
Hz. Ömer Müslüman olduktan sonra, her daim Hz. Peygamber’in yanında olmaya, O’nu gelebilecek tehlikelere karşı korumaya gayret ediyordu. İman etmesinden sonra şirke ve dolayısıyla müşriklere karşı öfkeleniyordu. Gerek Mekke gerekse Medine döneminde İslam davasının tam göbeğinde yer alma gayreti içerisindeydi.
Medine dönemi, savaşların yoğunlukta olduğu bir dönemdi. Hz. Ömer Bedir, Uhud, Hendek savaşları; Hayber’in fethi, Mekke’nin fethi gibi bütün savaşlara ve birçok seriyyeye iştirak etmiştir. Hz. Ömer, özellikle ilk savaş olan Bedir Savaşı’nda bir an olsun Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamıştır. Rasûlüllah (sav) ile birlikte Allah’ın hükmü tüm dünyada uygulansın, insanların ferdî ve toplumsal hayatlarında,medeniyetlerinde ve devletlerinde Allah’ın dediği olsun diye ölünceye dek mücadele etmiştir.
HZ ÖMERİN KİŞİLİĞİ
Hz. Ömer denildiği zaman akla, sert mizaçlı, etrafına korku salan, problemleri çözerken güç kullanan bir kişilik gelebilir. Bu yanlış bir algıdır. Zira Hz. Ömer sert mizaçlı bir insan olmasının yanında mütevazi ve yumuşak kalpli bir insandır. Onun sertliği Allah’ın dini hususundadır; İslam’a düşmanlık edenlere, İslam’ı olduğundan farklı göstermeye çalışanlara, korkaklara ve haramlara idi…
Dinin emirlerinin uygulanması noktasında son derece titiz ve tavizsiz olan halife Hz. Ömer, insanlara karşı oldukça mütevazı idi. Kimseye tepeden bakmaz, sade bir hayat sürerdi. Onu tanımayanlar, O arkadaşları arasında iken halifenin kim olduğunu anlayamazlardı.
Hz. Ömer’in kişiliğiyle alakalı bazı bilgiler:
Ömer, İleri görüşlü bir insandır
Siyasi zekâya sahip birisidir
Sorgulayıcı bir kimliği vardır
Cesur bir şahsiyettir
Kur’an ve Sünnete hâkim birisidir
Sorumluluk (mesuliyet) duygusuna sahiptir
Mütevazidir
Empati yeteneği güçlüdür
İnsiyatif alabilen bir kişiliktir
Ortak akla önem veren, istişare eden birisidir
Adil bir insandır
Askeri zekaya sahip bir liderdir
HZ ÖMERİN MİZAH ANLAYIŞI
Mizah, her toplumda o toplumun kültür, örf ve adetlerine uygun olarak yapılmaktadır. Bu sebeple bir toplumda mizah kabul edilen bir şey, başka bir toplumda mizah olarak görülmeyebilir. Dolayısıyla gerek Hz. Peygamber gerekse de sahabeler ile alakalı aktarılan bazı mizahsen olaylara gülmemek doğal karşılanmalıdır. Her ne kadar şaka olarak aktarılan bazı olaylar bize esprili gelmese de o toplumda bu şaka olarak kabul edilip gülünebilen bir durum olabilmekteydi.
Konunun bu bölümünde Hz. Ömer’in mizacı, yaptığı şakaları ve kendisine yapılan şakalar ele alınmıştır. Halife Ömer (ra) ile ilgili anlatılan şakalar, sadece hilafet süresiyle sınırlandırılmamış, hayatının herhangi bir döneminde geçen mizahi olaylara da yer verilmiştir.
Hz. Ömer’in Peygamberimize yaptığı şu şaka onun mizaha karşı olmadığını göstermektedir: Hz. Ömer bir gün Peygamberimizi Hz. Hasan ve Hüseyin’i iki omzuna oturtmuş halde görünce onlara:
- “Altınızdaki at ne kadar da kıymetlidir!” diye şaka yapar. Her ne kadar Hz. Ömer, Hasan ve Hüseyin’e hitap etmişse de Peygamberimiz de Hz. Ömer’e:
- “Onlar da çok iyi binicidirler” diye karşılık verir. (Tirmizî, Menakıb, 31)
Eğer Hz. Ömer şakanın yasak olduğu şeklinde bir anlayışa sahip olsaydı, dinin tebliğcisi Hz. Peygamber’e böyle bir şakayı yapmaz, O da, Hz. Ömer’in bu şakasına mukabele etmezdi.
Hz. Ömer aynı zamanda insan psikolojisinden çok iyi anlar ve yaptığı esprilerle gergin ortamı yumuşatmasını bilirdi. Bu özelliğini Hz. Peygamber’e yaptığı şu şakada görmek mümkündür: Hz. Ebû Bekir bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna girmek için izin almak istedi. Fakat kapıda sıra bekleyenler olmasına rağmen Hz. Ebû Bekir’e ve daha sonra gelen Hz. Ömer’e de izin verildi. Hz. Ömer içeri girdiğinde Peygamberin çevresinde hanımları üzgün kederli ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine kendi kendine‚ ‘Mutlaka bir şey söyleyip Hz. Peygamber’i güldürmeliyim’ diyerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! (Hz. Ömer kendi karısını kastederek) Hârice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazını sıktım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber güldü ve “Bunlar (kendi hanımlarını kastederek) da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar” dedi. (Müslim, Talâk, 29; Ahmed. Hanbel, el-Müsned, III, 328, 342;)
Hz Ömer'in Nükteli Cevabı
Bir gün Hz. Ömer itina göstermeden namaz kılan bir bedevîyi gördü. Bedevî namazı bitirdiğinde duasında:
-“Ey Allah’ım! Beni hurilerle evlendir” deyince Hz. Ömer:
-“Be adam! Hem mihri (bedeli) az ödüyorsun hem de kızların en iyisine dünür (talip) oluyorsun” dedi. (İbn Kuteybe, Uyûn, I, 236;)
Hz. Ömer burada nükteli bir cevap vermiştir. O bedevîye kıymetli, değerli şeylere ancak emekle ve bedel ödemekle ulaşılabileceğini ve özellikle de cennete girmenin bedelinin az olmayacağını öğretmek istemiştir.
Hz. Ömer bir câriyeye:
-“Beni hayrı yaratan, seni ise şerri yaratan yarattı” diyerek şaka yapınca câriye ağlamaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ömer:
- “Korkma! Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır” dedi. (el-Ebşîhî, Şihâbuddîn Muhammed, el-Mustatref fî kulli fennin mustazref, s. 755. Doğan, Raşid Halifelerin, s. 102.)
Hz. Ömer dini konularda fazla bilgisi olmadığı anlaşılan cariyeye şaka yapmak istemiştir. Zira hayrı da şerri de yaratanın Yüce Allah olduğunu herkes bilir.
Bilinmelidir ki Hz. Ömer, din konusunda ve devlet meselelerinde son derece ciddi birisiydi. İnsan onurunu ayaklar altına alan seviyesiz şakalara da son derece karşıydı.
Çok Gülenin Heybeti Azalır
Onun, Ahnef b. el-Kays’a söylediği şu sözler bu maksatla söylenmiştir: “Kim çok gülerse onun heybeti azalır, her kim de bir şeyi çok yaparsa onunla tanınır, her kim çok şaka yaparsa hatası çok olur, hatası çok olanın verası (takvası) az olur, verası az olanın hayâsı az olur, her kimin hayâsı yok olursa onun da kalbi ölür.” Bundan dolayı Hz. Ömer, mizah olmaktan çıkıp hicve varan ve insanları rencide ederek espri yapanlara müsaade etmemiştir.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Halifelik Dönemi
Hz. Ömer’in adaleti, insanlık tarihinde eşine az rastlanır türdendi. Hz. Ömer’in adaletinin sırrı neydi? Niçin insanlık bir daha onun gibisini göremedi? İşte Allah’tan korkan ve görevini layıkıyla yerine getiren bir halife ve insanlığa miras bıraktığı adalet örneği..
Halife Oluşu ve Emiru’l-Müminin Lakabının Verilmesi
Hz. Ömer'in hilafete getirilişi, diğer Raşid halifelerden farklı olarak Hz. Ebubekir’in kendisinden sonra Onu tayin etmesiyle olmuştur. hastalanınca, Müslümanların kendisinden sonra ihtilafa düşmesini istemeyip, bazı önlemler almak istedi. Sıkı bir araştırmaya girişerek sahabenin önde gelenleriyle istişare yaptı. Yönetim için sahabeleri tek tek gözden geçirdi. Hz. Ömer hakkında, Hz. Osman ve Abdurrahman bin Avf ile görüştü. Bir rivayete göre Hz. Ebubekir Ensar ve Muhaciri toplayarak onlara bir konuşma yaptı ve seçme haklarını talep etti. Bunun üzerine onlar da halife seçme haklarını Hz. Ebubekir’e verdiler.
Hz. Ebubekir tüm araştırmaları tamamladıktan sonra, İslam Devleti’nin sekreteri Hz. Osman'ı çağırarak ona bir emir yazdırdı “......Size halife olarak benden sonra...” deyip sözünü tamamlayamadan bayıldı. Osman (ra) Halifenin vefat ettiğini düşündü ve boş kalan yere kendi inisiyatifiyle “Ömer ibn'ul-Hattab" yazdı. Hz. Osman kendi adını yazabilirdi ama Hz. Ömer'i tercih etti. Burada, islami terbiyenin verdiği yüksek karakter örneğini görüyoruz. Hz. Ebubekir ayılınca, emri okumasını istedi. Hz. Ömer'in adının yazıldığını duyunca memnun oldu ve Hz. Osman’a hayır dualarda bulundu.
Hz. Ebubekir hastalanınca, namaz kıldırması için Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Hz. Ebu Bekir’in vefatı üzerine Hz. Ömer’e biat edildi.
Hz. Ömer, Müslümanlarda ilk defa “Emiru'l-Mü'minin" (Müminlerin Emiri) sıfatını taşıyan liderdir. Bunu ilk kullananda Adiy bin Hatem’dir. İlk defa böyle bir hitap ile karşılaşınca şaşıran Hz. Ömer “bu isimde nereden çıktı” diye sorunca; “Hz. Ömer -Emir- biz ise -Mü'minleriz-” ifadesini kullanmıştı Adiy b. Hatem. Bundan sonra gelen halifeler de “Emiru'l Mü'minin" olarak anılmaya başlanmıştır.
Hz. Ömer’in Adaleti ve Sorumluluk Bilinci
Hz. Ömer adaletiyle ön plana çıkmış önemli bir liderdir. Hz. Ömer'in bir taraftan adaletin tesisi ve uygulanmasıyla, diğer taraftan da istikrar sağlamak üzere tavizsiz bir yönetim ortaya koymakla öne çıkmıştır. Onun, adaleti gözettiği kadar sertliğiyle de öne çıktığı bilinmektedir. Özellikle haklar, devlet malını kullanma, aile mensuplarını yönetimden uzak tutması hususunda tavizsiz ve zaman zaman sertleşen tutumuyla dikkat çekmektedir.
Hz Ömer halife olduktan sonra, insanların gönlünü kazanacak çok önemli icraatlara imza attı. Bazı uygulamaları kimi insanların tepkisine yol açtıysa da doğru olduğuna inandığı kararlarından geri adım atmadı.
Döneminde meydana gelen fetihler, yaptığı atamalarda gösterdiği hassasiyet, fethedilen bölgelerdeki arazileri ganimet olarak dağıtmayarak Müslümanlar için sürekli bir gelir haline getirmesi, döneminde artan haraç, cizye ve uşûr gelirlerini kurduğu divanlarla belirlediği kriterlere göre dağıtması, yargı teşkilatının şekillenmesi, sosyal sorunlarla ilgilenmesi, fethedilen bölgelerde kurduğu şehirlerle Arapların sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel hayatlarında meydana getirdiği değişimle öne çıkmıştır. Doğal olarak onun döneminde meydana gelen bu büyük gelişmelerin müspet ve menfi yansımaları da olacaktır.
Hz. Ömer'in adalet anlayışını şekillendiren önemli etkenlerden biri, Hz. Peygamber'le kurduğu ilişkidir. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber'in yaşadığı gelişmelerin hemen hepsinde bulunmuş; hicretten sonra Allah Rasûlünün gazvelerinin hepsine katılmıştır.
Hz. Ömer, Allah Resulü'nün terbiyesinde yetişmiş bir Müslüman olarak İslam'ın adalet vurgusunu ve bunun anlamını çok iyi biliyordu. Bu sebeple her adımında sorumluluk bilinciyle hareket ediyor; Allah'ın rızasını gözetiyordu. Mecusi bir mükâteb köle olan Ebû Lü'lüe tarafından hançerlenerek yaralandığı zaman kendisini ziyaret edenlere Allah'a hesap verememe ihtimalinden duyduğu korkuyu ifade etmesi, onun sorumluluk duygusunun bir tezahürüdür.
Abdullah b. Abbas bununla ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: Ömer yaralandığı zaman onu ziyaret amacıyla yanına gittim. Orada kendisini övünce, "Beni hangi sebepten dolayı övüyorsun? Yöneticiliğimden dolayı mı, başka sebepten mi?" diye sordu. "Her şeyle!" dedim. "Keşke ne bir sevap, ne de bir günah olmadan bu işin içinden başa baş çıkabilsem!" dedi. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 325.)
HZ ÖMERİN ADALETİNİN SIRRI
1) İstişareye Önem Verirdi: Hz. Ömer adalet noktasında, Allah Rasûlü’nden öğrendiği ilkeleri uygulayarak hedefini gerçekleştirmiştir. Bu ilkelerden biri istişaredir. Yönetime katılım, ortaya çıkması muhtemel eleştirileri azaltır. Hz. Ömer aldığı kararlarda, Müslümanlarla istişare etmeye önem verirdi. Özellikle görüşlerine değer verdiği insanlara danışarak karar vermesi dikkat çekici bir yönüdür. Konu ister fıkhî, ister siyasi, ister askeri bir iş olsun, her halükârda istişare etmeyi önemserdi. İstişarelerinde ortaya çıkan görüşleri değerlendirir; ondan sonra nihai kararını verirdi. Takvim başlangıcını belirlemesi ve divan teşkilatını oluşturması onun istişarelerindendir.
2) İşini İbadet Aşkı ve Sorumluluk Duygusuyla Yapardı: Hz. Ömer'in adalet duygusunu besleyen etkenlerden bir diğeri, yaptığı işi ibadet aşkıyla ve her hareketi için hesap vereceği duygusuyla yapmasıdır. Bunun için yaptığı işin hakkını verme hususunda oldukça titizdi. İşinden taviz vermez, yaptığını en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırdı. Bu ciddiyeti aynı zamanda görevlendirdiği kişilerden de isterdi. Emrinde çalışan görevlilerin talimatları dışına çıkmalarını affetmezdi. Bundan dolayı onun emrinde çalışanlar, kendisine hesap verecekleri korkusuyla hata yapmamaya özen gösterirlerdi.
3) Verdiği Emirleri Denetlerdi: Hz. Ömer'in önemli bir denetimi de verdiği emirlerin yerine getirilip getirilmediğinin tespitidir. O, mutlaka görevlilerin kendilerine verilen talimatlara uymalarını isterdi. Keyfi uygulamalara müsamaha göstermezdi. Öte yandan görevlilerin attıkları her adımı kendisine bildirmelerini ve talimatları doğrultusunda hareket etmelerini isterdi.
"İslam toplumunun yeni bir süreçten geçtiği bu dönemde görevlilerin icraatının denetimi önem arz ediyordu. Hz. Ömer bu denetimi hem edinilen malların incelenmesi hem de icraatlar açısından yapmıştır. Tayin ettiği bir vali ya da komutanı görevden aldığında malındaki artışı tespit ederek fazlalığın nereden geldiğini sorardı. Hesabı verilemeyen mala el koyarak beytülmale katardı.”
Günümüzde, dünyanın dört bir yanından nice idareciler, devlet kademelerindeki görevlerinin ardından aşırı bir mal birikimine sahip olmaktadırlar. İşler rüşvetle çözülmekte, parası olmayanların işleri prosedürlere takılarak ilerlememektedir. İhalelerdeki yolsuzluklar, devlet malından aşırmalar, haksız kazançlar, rüşvetler görmezden gelinmekte ve hesabı sorulmamaktadır.
4) Halkın Huzurunda Valilere Yönelik Şikayetleri Dinlerdi: Hz. Ömer'in görevlilerle ilgili önemli bir uygulaması da mezalim mahkemelerinin ilk örneği sayılabilecek olan hac dönemindeki icraatıdır. Hac döneminde bütün valileri çağırır, insanların onlara yönelik şikayetlerini herkesin huzurunda dile getirmelerini sağlardı. Valiler halkın huzurunda şikâyet edilen ve muhakeme edilen insanlar durumuna düşmekten rahatsız olsalar da bunu yapmayı önemserdi.
5) Ümmetin Malını Hassasiyetle İdare Ederdi: Hz. Ömer'in adil bir yönetici olarak anılmasının önemli sebeplerinden biri beytülmali (devlet hazinesi) yönetmedeki hassasiyetidir. Hz. Ömer harcamaların sorgulanmasını ve denetlenmesini serbest bırakmış; kendisine sorulan sorulara cevap vermiştir. Kendisinin kişisel bir harcamasının ya da icraatının sorulmasını veya sorgulanmasını makul görmüştür. Böylece devlet malıyla ilgili kararları ve sorumluluk duygusu onun adil bir yönetici olduğu düşüncesini beslemiştir.
Hz. Ömer’in bu hassasiyetinin tam tersine bir mantık yerleşmiş vaziyette günümüz dünyasında. Öyle ki “Devletin malı deniz, yemeyen keriz veya yemeyen domuz” şeklinde atasözleri bile dilimize girmiştir. Devlete hıyanet etmeyi alışkanlık durumuna getirenlere göre devletin bitmez tükenmez malı vardır. Yolunu bulup ondan aşırmayan budaladır. Budalalık etmek istemeyen çaldıkça çalmakta, fakat hesabını soran da maalesef olmamaktadır. Hal böyle iken halk tüm bunlara rağmen, bu düzenden ve bu mantıkta olan idarecilerden Hz. Ömer’in adaletini beklemektedir. Varın içerisinde bulunduğumuz çelişkiyi siz düşünün…
6) Akrabalarını Yönetimde Ön Plana Almıyordu: Hz. Ömer, İslam Devleti’nin yönetiminde akrabalarını ön plana çıkarmazdı. Bu tavrı, yakınlarını kayırdığı şeklinde insanlardan gelebilecek muhtemel ithamları bertaraf etmiştir.
Ebu Lü’lüe tarafından yaralandığında, yarasının ölümcül olduğu kanaatine vardıktan sonra yerine birisini tayin etmesi istenmiş; hatta oğlu Abdullah b. Ömer teklif edilmişti. Ancak Hz. Ömer, o anda bile bu teklifi kabul etmemiştir.
Evet, Hz. Ömer (ra) böyleydi. Ümmetin malının bir kuruşunun bile hesabını yapardı. Ya bugün! Bugün devlet kademelerinde kayırma ve liyakatsiz kişilerin makamları kapmaları o kadar yaygınlaştı ki ve bu öylesine normal bir hal almış ki, normal bir memurluğa bile atanmak isteyenlere “dayın var mı? Dayın yoksa işin zor” şeklinde “torpilin yoksa memurluğu unut” manasında sözler toplumda almış başını gitmektedir.
En tepedekiler böyle davranıyorlarken alt tabakada oluşan ahlaksızlıkları siz düşünün…
7) Atiyye Divanı ile Müslümanlara Devlet Gelirinden Pay Veriyordu: Hz. Ömer kurduğu atıyye divanıyla bütün Müslümanların devlet gelirlerinden pay almalarını sağlamıştır.
Velid b. Hişam b. el-Muğire,
- “Ey Müminlerin Emiri! Ben Şam bölgesine gittim. Oranın idarecilerinin divan oluşturduklarını ve asker topladıklarını gördüm. Sen de divanı oluştur ve asker topla!” dedi. Hz. Ömer onun sözünü tuttu. Nesep ilmini bilen kişiler olan Akil b. Ebi Talib, Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut'im'i çağırarak onlara,
-“İnsanları derecelerine göre yazın” dedi. Onlar da yazdılar. Listeye Haşimoğullarıyla başladılar. Onların arkasından hilafet sırasına göre Ebu Bekir ve aşiretini, akabinde de Ömer ve aşiretini yazdılar. Ömer bu listeye bakınca şöyle dedi:
-“Vallahi böyle olmasını çok arzu ederdim. Ancak Peygamber’e (sav) akrabalığı esas alarak başlayın. Önce en yakın akrabayı, ardından da onu takip eden en yakın akrabayı yazın. Sonunda böylece Ömer’i, Allah'ın koyduğu sıraya koyarsınız." (İbn Sa'd, Tabakât,III, 275.)
Halkın En Fakirinden Daha Fakir Bir Hayat Yaşamaya Çalışıyordu: Hz. Ömer'in icraatlarının önemsenmesi ve değerli görülmesinin sebeplerinden birisi de yaşantısıdır. Sade bir hayat yaşayan, insanların rahatlıkla kendisine ulaşabildiği, elbisesini yamayan, kendilerinden olan bir halifeydi. Beytülmaldeki malları Müslümanların malı olarak görür ve onu koruma hususunda azami gayret gösterirdi. Onunla görüşmek isteyen kendisini mescitte, orada değilse evinde bulabilirdi.
Hz. Ömer döneminde bir kıtlık yaşandı. Medine ve civarında oldukça etkili olan kıtlık sırasında insanlar gıda temininde sıkıntı yaşadılar. Bunu aşabilmek için eyaletlerden destek istedi. Bu kıtlıktan herkes etkilenmişti. O günlerde Hz. Ömer'in akşam yemeği, zeytinyağına bandırdığı ekmekti.
Bir gün kesilen bir devenin etinin güzel yerinden Hz. Ömer için bir parça ayırdılar. Et ona götürülünce eti nereden bulduklarını sordu.
-“Ey Müminlerin Emiri! Bugün kestiğimiz deveden.” dediler. Bunun üzerine
-“O devenin güzel yerini kendim yiyip de kemiklerini insanlara yedirdiğim takdirde ne kötü bir yönetici olurum! Bu tası kaldırın ve bize başka yemek getirin!” dedi.
Bunun üzerine ona ekmekle zeytinyağı getirildi. Eliyle ekmeği bölüp yağa bandırdı. Sonra da görevliye
-“Ey Yerfâ! Bu tası Semğ'deki aileye götür! Üç günden beri onlara bir şey vermedim. Onların aç kaldıklarını zannediyorum. Tası onların önüne koy!” dedi. (İbn Sa'd, Tabakât,III, 290.)
Hz. Ömer, idareciliğin kendisine yüklenmiş ağır bir yük ve Allah'a hesap verme hususunda kendisini sorumluluk altına sokan bir mükellefiyet olduğunun bilincindeydi. Bu düşünceyle görevini ifa etmeye çalışıyordu.
Hz. Ömer ile ilgili bu örnekler incelendiğinde akla ister istemez dünün ve bugünün idarecilerinin lüks yaşantıları, bunlara mukabil halkın belli bir bölümünün ise belki kuru bir ekmeğe muhtaç olduğu gelmiştir. İnsanoğlu bunları düşünmekte haksız da sayılmaz. Zira günümüzde idareiler ile halk arasında öyle bir uçurum var ki; halkından bihaber olarak yaşayan idareciler kendilerine halktan bu yönde şikayetler geldiğinde bunu abartı olarak görmektedirler. Öyle ya; lüks mekanlarda, lüks sofralarda, lüks eşyalar ve arabaların içinde yaşayanlar, halkın içerisine karışamamış, halktan biri olamamış olanlar elbette ki “evimize ekmek götüremiyoruz” diyenlerin sözlerini abartılı bulacaklardır
Sonuç olarak;
Hz. Ömer'in adalet anlayışının istikrara rağmen değil, istikrarla birlikte var olduğunu, bu anlayışın istikrarı beslediğini ve geliştirdiğini söyleyebiliriz. Bunun da özellikle yükseliş dönemi olarak zikredilebileceğimiz bir sürecin parçası olduğunu hatırlatmak gerekir. Kuşkusuz adalete rağmen istikrar sağlanmışsa orada baskı ve zulüm kaçınılmaz olur. Hz. Ömer zulüm konusunda çok hassas olan bir yöneticidir. (Yetkin Düşünce, Sayı 2)
Hz. Ömer’in adaletinin sırrı ile ilgili özellikle şu hususa da temas etmek istiyoruz:
En önemli etkenlerden birisi İslam Medeniyetinin hâkim olduğu bir toplum olması ve devletin anayasasının Kur’an olmasıydı. Günümüzdeki gibi beşerî düzenlerin hâkim olduğu düzenlerde böyle bir adaleti tesis edebilmek imkânsızdır. Çünkü insan nefis sahibidir. Allah’ı ve ahiret gününü hesaba katmayanlar ya kendi menfaatlerini, ya da kendi gruplarının, partilerinin veya akrabalarının menfaatlerini önceleyecek düzenlemeler yapacaklardır. Ancak Allah (cc) adına hareket edenler, Allah (cc) kime ne pay veriyorsa, kime ne gibi haklar veriyorsa; hak sahipleri arasında parti, grup, akraba ayrımı yapmadan vermeleri gerekenleri verirler. Haddi zatında Yüce Allah, herkesin Allah’ı olduğuna göre, kulları arasında adaletsizlik yapmaz. O halde Allah (ac)’ın adaletini uygulayanlar hata etmezler ve adalet ile hükmetme de zirveye çıkabilirler.
Ömer’in Adaletinin Kaynağı Kur’an’ı Kerim’dir. Hz. Ömer hüküm verirken Allah’ın kitabı ile hüküm verirdi. Onun başkanı olduğu devletin yönetiminde işler Kur’an’ı Kerim’e göre belirlenirdi. Kur’an’ın hükümleri birebir tatbik edilir, orada bulunamayınca Hz. Peygamber’in sünnetine danışılır, orada da bulunamayınca içtihat edilirdi.
Hz. Ömer (ra), Hz. Peygamber (sav)’in şu buyruğuna uymaya azamî önem verirdi:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ.
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla yolunuzu şaşırmazsınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Allah’ın nebisinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)
O halde günümüzde Hz. Ömer’in adaletini tesis edeceğini iddia edenlerin yönetimlerinde bağlı oldukları esaslara bakmamız yerinde olacaktır. Kur’an’ı Kerimi ve Hz. Peygamberin hadislerini dikkate alıyorlar mı? Yoksa kendi elleriyle yazdıkları beşer kanunlarına mı tabi oluyorlar. İnsan aklından çıkan beşer kanunlarına, o ülkenin tüm insanlarının uymasını mecburi kılmak demek; bütün insanları birkaç kişinin aklına uymaya mecbur etmek demektir.
Hz Ömer'in Adaletinin Kaynağı
Hz. Ömer’in adaletinin kaynağı kendi aklı değil, Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın rehberliği niteliğinde olan hadislerdi. Elbette ki yeri geldiğinde, yeni meseleler ortaya çıktığında; bu iki ana kaynağın çizgisinden çıkmadan aklına da danışırdı. Burada kastedilen şey; aklı başlı başına tek yol gösterici olarak görmemek, bir kutsala ihtiyacımız olduğunu unutmamaktır. Eğer insanlar kendileri gibi olanların akıllarından çıkan hükümlere uymaya mecbur bırakılırlarsa; “sen de benim gibi bir beşersin, senin benden ne üstünlüğün var ki? Hatta ben senden daha zeki ve akıllı iken neden ben senin koyduğun kurallara uymak zorunda olacakmışım” şeklinde itirazlarla karşılaşabilirler. Ve bu, çok normal karşılanması gereken bir itirazdır.
İşte bu noktada deriz ki: Öyle birisinin kanunlarıyla insanlara hükmedilmeli ki; insanlar o kanunu koyan zata ben seninle eşitim diyememeli. Yine öyle birisinin kanunları ile hükmedilmeli ki insanlara; insanlar, ben ondan daha iyi biliyorum diyememeli ve teslim olmalı. Yine öyle birisinin hükümleriyle hükmedilmeli ki toplumlara; insanlar, bize adaletsizlik yapılır endişesine kapılmamalı. İşte, tüm bu vasıflara sahip olan Allah-u Teâlâ’dır. Hem insanları yoktan var edendir, onlardan üstündür; hem her şeyi en iyi bilendir, koyduğu kanunlar binlerce yıl sonra da tatbik edilse topluma huzur getirir; hem herkesin Allah’ıdır, ayrım yapmaz adaletle hükmeder.
Kur’an ve sünnet ile hükmetmiş olmasaydı hiç şüphesiz Hz. Ömer, adaletiyle nam salan bir halife olamazdı.
Bugün yeniden Hz. Ömer’in adaletini isteyenler şunları yapmalıdırlar:
Evvela bu eşsiz adaletin, İslam Medeniyetinin kurulmuş olduğu bir zeminde gerçekleştiğini hatırlatmak isteriz. Bugün maalesef İslam Medeniyeti yeryüzünde hâkim olan medeniyet değildir. Tüm dünya batı medeniyetinin istilası altındadır. Şu hâlde, demek ki Müslümanlar öncelikle İslam medeniyeti için mücadele etmelidirler.
İslam Medeniyeti için takip edilmelidir.
Peygamber ve O’nun dava arkadaşı Hz. Ömer’in yaptığı gibi hayırda öncü olan altın bir nesil yetiştirme gayreti içerisinde olmalılar. İslam’ı öğrenmeli ve her yerde anlatmalılar. Kendi haklarından önce Allah’ın hakkını savunmalılar. “Madem bu dünya Allah’ındır, insanlar da Allah’ın kullarıdır; o halde Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği bir yaşam olmalı” demelidirler. İnsanlar kendi ortamlarında futbolu, siyaseti, magazini gündem yaptıkları gibi; İslam Medeniyetini inşa etmek isteyenler de ortamlarında İslam’ı gündem etmelidirler.
İslam Medeniyeti olmadan adaletin gelmesini beklemek, çok yersiz bir bekleyiş olacaktır. Kadın cinayetleri, hırsızlıklar, zulümler, adaletsizlikler, çocuklara tecavüz olayları bitmeyecek, aksine devam edecektir.
Ömer’in adaletine sahip olmak isteyen idareciler takva sahibi olmalıdırlar. Hz. Ömer cehennemi düşünüyor, Allah’a vereceği hesaptan korkarak: “Fırat’ın kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım” diyordu.
Ömer işinin ehli bir insandı, liyakat sahibiydi.
Zulmetmezdi, zulmedenlere karşı şiddetliydi.
Görevini ihmal edenleri, “hatır gönül meselesi” deyip görmezden gelmezdi. Yapması gereken ne ise onu yapardı.
Halkın arasına sıkça karışır, onların dertlerini yakından takip ederdi.
Kendisi de dahil olmak üzere, devletin bütün kademelerindeki valisinden kadısına, amirinden memuruna kadar herkesi, sıradan bir vatandaşla mahkeme önünde eşit bir şekilde yargılamaktan ve adaletle hükmetmekten çekinmezdi.
Hz. Ömer’in İcraatları
Ömer bin Hattab döneminden itibaren hızlanan fetihlerle birlikte birçok yeni yerler İslam topraklarına dahil olmuş oldu. Yeni yerler ve farklı kültürden insanların İslam’a girmesiyle bazı yeniliklerin gerçekleşmesi kaçınılmaz oldu. Hz omer birçok alanda yeni atılımlar gerçekleştirdi. İşte Hz. Ömer’in icraatlarından bazıları.
HZ ÖMERİN İDARİ UYGULAMALARI
Ömer döneminde Basra, Kûfe ve Fustat şehirleri ihtiyaca binaen kurulmuştur.
İslam coğrafyasının genişlemesiyle fethedilen yerleri eyaletlere ayırmış ve buralara ehil olan valiler tayin etmiştir.
Valilerin hukuki işleri yürütmekte zorlanacağını düşünerek her bölgeye liyakat sahibi kadılar tayin etmiştir.
Tam manasıyla olmasa da şurta (polis) teşkilatının temelleri de Hz. Ömer Döneminde atılmıştır. Medine’de böyle bir şeye ihtiyaç duyulmamasına rağmen, diğer şehirlere suçluların yakalanması ve verilen cezaların uygulanması için görevliler tayin etmiş ve bunlara başlangıçta “ahdas” denilmiştir.
Hisbe (Zabıta) Teşkilatını kurmuştur. Bu işi yapan görevlilere Muhtesip denirdi. Muhtesiplerin; ürünlerin kalite kontrolü, fiyat kontrolü, ölçü ve tartıların güvenirliliği, haram olan ürünlerin alım-satımının engellenmesi gibi vazifeleri vardı.
Dâru’l-İmare adında binalar inşaa edilmiştir. Yeni kurulan şehirlere atanan valilerin idari işleri yürütmeleri için yapılan yerlerdi. Bina dediğimize bakmayın! Devlet binası olmasına rağmen o günün şartlarında gayet mütevazi ve halkın o günkü ekonomik seviyesinden kopuk olan lüks binalar değildi. Ebu Musa b. el-Eşari’nin valiliği zamanında inşaa edilen daru’l imareye bir bakın! Mescide bitişik, kerpiçten yapılmış ve üzeri dallarla örtülü bir yerdi…
Berid (Posta) Teşkilatının kurulması: İslam yayıldıkça şehirlerin artması ve mesafelerin uzamasından dolayı böyle bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Şehirlerarası yollara posta istasyonları yapılarak mektupları taşıyan kişiler burada dinlenme fırsatı bulmuşlardır.
HZ ÖMERİN TAKVİM UYGULAMASI
Takvim uygulaması : Hicret’i takvimin başlangıcı olarak kabul edenler hakkında farklı görüşler mevcuttur.
Birincisi; Hz. Peygamber Medine’ye hicret etmesinin ardından bunu takvim başlangıcı olarak belirlemiştir.
İkincisi; Medineliler’in, Rasûlüllah’ın Medine’ye gelmesinden sonra yılları saymaya başlamasıdır.
Üçüncüsü ise; Hz. Ömer’in bu uygulamayı hayata geçirdiğidir.
Düzenli orduya geçilmesi. Hz. Ömer hilafete geçtiğinde, fetihlere ağırlık vermiş ve bu maksatla orduya gerekli olan insan gücünü sağlamaya çabalamıştır. Fetihlerle beraber elde edilen ganimet malları neticesinde gelen kısmî zenginlik ve yeni şehirler insanları rahatlığa sevk etmiş, bundan dolayı da gönüllü olarak askerlik yapmak isteyenlerin sayılarında düşüş olmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, valilerine emirler göndererek halkı zorunlu olarak askere göndermelerini istemiştir. (Taberi, Tarih, III, 483. (1955)
Yine bu endişeyle divanlar kurarak askerlere maaş bağlamış, 4 aydan daha fazla ailelerinden ayrı kalmalarına müsaade etmemiştir.
HZ ÖMERİN EKONOMİ UYGULAMALARI
Hz. Ömer’in Ekonomik Uygulamaları
Devletlerin bel kemiğini oluşturan esaslardan birisidir ekonomi. Bir memleketin gelişmesi için yapılan faaliyetler, halkın huzurunu sağlamak amacıyla yapılacak olan harcamalar güçlü bir ekonomi ile olacaktır.
Hz. Ömer de devletin gelir ve giderlerini iyi planlamış, bu maksatla Beytü’l mal kurumunu kurmuştur.
Ekonomik uygulamaların başlıcaları şunlardır:
Divan sistemi kurulmuştur. Ömer, beytülmalde toplanan paraların halkın hakkı olduğunu bildiğinden, gelir gider dengesini sağlamak üzere atâ adı verilen herkese maaş verme uygulamasına karar vermiştir. Bunun için de divan sistemi kurulmuştur.
Beytül Mal gelirleri kapsamında çeşitli gelir kaynakları oluşturulmuştur. Savaşsız ele geçirilen mallar “fey” kapsamında değerlendirilmiştir. Fey kavramı genişletilerek cizye, haraç ve Uşûr (Ticari Mallar Vergisi veya Gümrük Vergisi) olarak alınmıştır.
Cizye, İslam’da fethedilen yerlerde Müslüman olmayanlardan alınan baş vergisi olarak tanımlanmıştır.
Haraç, Gayr-i Müslimlerce işletilen topraklardan belli bir miktarda alınan vergidir.
Uşûr: İslam devletince fethedilen topraklar genişleyince, bunun doğal bir sonucu olarak bazı ülkelere sınır komşusu olunmuştur. İşte böylesi ülkelerde yaşayan gayri-müslimlere “zımmî”, orada yaşayan Müslümanlara da “harbî” deniliyordu. Bu kişilerin yaptıkları ticaretten alınan vergiye de “uşûr” denilmiştir. Müslümanlardan alınan vergi ise zekât kapsamında değerlendirilmiştir.
HZ OSMAN'IN HAYATI
HZ. OSMAN’IN (R.A.) KISACA HAYATI
Osman ibn-i Affân (r.a) ashâb-ı kirâmın önde gelenlerinden olup, ilk Müslümanların dördüncüsü ve Hulefâ-yi Râşidîn’in de üçüncüsüdür. Fil Vak’ası’ndan altı sene sonra veya 574 senesinde Mekke’de dünyaya gelmiştir. Soyu Abdi Menâf’ta Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birleşir. Kureyş kabilesine mensup olup Emevî soyundandır. Annesi Ervâ bint-i Küreyz, Allah Rasûlü’nün halası Beyzâ’nın kızıdır. Hz. Osman (r.a), îman ettiğinde pek çok sıkıntı ve çilelere katlandı. Amcası Hakem ibn-i Ebi’l-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetti ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söyledi. Osman (r.a) dininden kesinlikle dönmeyeceğini bildirince, kararlılığını gören amcası onu serbest bıraktı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ve yanında bulunan Müslümanlar İslâm’ı açıkladıkları zaman, Mekke’de İslâm’ı duymayan kimse kalmadı. Hz. Ebûbekir, Saîd ibn-i Zeyd ve Hz. Osman (r.a) gibi sahâbîler, insanları İslâm’a gizlice dâvet ve teşvik etmeye koyuldular. Daha sonra Hz. Ömer, Hz. Hamza ve Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a) gibi sahâbîler de açıkça dâvet etmeye başladılar. Peygamberimize Damat Oluşu Hz. Osman (r.a) Müslüman olunca, Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz kızı Rukıye’yi onunla evlendirdi. Bu evlilikten ilk çocuğu Abdullah dünyaya geldi. Câhiliye döneminde Ebû Amr künyesiyle çağrılan Osman (r.a) artık bundan sonra Ebû Abdullah künyesini aldı. Sonra kızı Leylâ doğunca da Ebû Leylâ künyesiyle zikredildi. Üç Hicret Sahibi Müslüman Hz. Osman (r.a) iki defâ Habeşistan’a, daha sonra da Medine’ye hicret etti. Hz. Osman (r.a), ikinci defa hicret ettiğinde Habeşistan’da bir müddet kaldı, sonra Mekke’ye geri döndü. Rasûlullah (s.a.v), Medine’ye hicret etmekle emrolunduğunda, Hz. Osman diğer müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. O, Medine’ye ulaştığında Allah Rasûlü’nün şâiri Hassân ibn-i Sâbit’in kardeşi Evs’e misâfir olmuştu. Bundan dolayı Hassân, onu çok severdi. Allah Rasûlü (s.a.v) onu Mekke’de Abdurrahman ibn-i Avf ile kardeş yaptı. Hicretten sonra Medîne-i Münevvere’de gerçekleştirilen kardeşlik akdinde ise Evs ibn-i Sâbit (r.a) ile kardeş îlân edildi Hz. Osman (r.a), hanımı Rukıye (r.a) ağır hasta olduğu için, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in izniyle Bedir Gazvesi’ne katılmamıştı. Hz. Rukıye (r.a), ordu Bedir’de bulunduğu esnâda vefat etmiş, zaferin müjdesi Medine’ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir’de bulunmamış olmakla birlikte Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Hz. Osman’ı Bedir’e katılanlardan saydı ve ganimetten ona da pay ayırdı. Hz. Osman (r.a), Bedir hâriç, bütün savaşlara katıldı. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Zatü’r-Rikâ ve Gatafan seferlerinde onu Medine’de yerine vekil olarak bıraktı. İki Nur Sahibi Birinci hanımı Rukıye (r.a) vefat edince, Allah Rasûlü (s.a.v) onu diğer kızı Hz. Ümmü Gülsüm (r.a) ile evlendirdi. İnsanlık tarihi boyunca Hz. Osman’dan başka hiç kimse bir peygamberin iki kızıyla da evlenmemiştir. Bu sebeple Hz. Osman’a, “iki nur sahibi” mânâsına Zinnûreyn lakabı verilmiştir. Hicretin 9. senesinde Ümmü Gülsüm (r.a) da vefat etti. Mekke devrinde Habeşistan’a hicret eden Osman (r.a), Medine dönemi boyunca sürekli Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte olmaya gayret etti. Hz. Osman (r.a), zengin bir tâcir, mükemmel ve zarîf bir cemiyet adamı idi. Medine’de Müslümanların ihtiyaç içinde bulundukları her durumda onlara yardım eder, bilhassa ordu techîzinde hiç bir fedâkârlıktan sakınmazdı. Bu sebeple onun zenginliği medhedilmiş ve başkalarına örnek gösterilmiştir. Hz. Osman, iffet ve hayâ yönünden de örnek bir şahsiyettir. Allah Rasûlü (s.a.v), meleklerin bile ondan hayâ ettiğini haber vermiştir Hz. Ebûbekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey’at etti. Hz. Ebûbekir, halifeliği boyunca onunla hep istişarede bulunurdu. Hz. Ebûbekir’in vefatından evvel, Hz. Ömer’i halife tâyin ettiğini bildiren belgeyi Hz. Osman (r.a) kaleme aldı. Ebûbekir (r.a), Hz. Osman’ın yazdıklarını ona tekrar okuttuktan sonra mühürletti. Osman (r.a), yanında Hz. Ömer ve Üseyd bin Saîd olduğu hâlde dışarı çıktı ve oradakilere “Bu kâğıtta adı yazılan kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sordu. Onlar da “evet” diyerek bunu kabul ettiler. Hz. Ömer (r.a), son haccında Allah Rasûlü’nün hanımlarının da hacca gitmelerine izin verdi. Yanlarında da Hz. Osman ile Abdurrahman ibn-i Avf’ı gönderdi. Osman (r.a) ara sıra: “Dikkat edin, kimse hanımlara yaklaşmasın ve bakmasın!” diye nidâ ediyordu. Mü’minlerin anneleri ise, develerin üstündeki hevdeclerde idiler.
HZ ALİYİ'NİN HAYATI

HZ. ALİ’NİN (R.A.) HAYATI
Hz. Ali (r.a) ne zaman doğdu? Hz. Ali kerremallahu veche, Hicret’ten yaklaşık 22 sene önce milâdî 600 yılında Mekke-i Mükerreme’de doğmuştur. Kaʻbe’nin içinde doğduğu nakledilir. Hz. Ali’nin (r.a) Ailesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in amcasının oğlu, damadı ve dördüncü halifesidir. Babası Ebû Tâlib, annesi Fâtıma binti Esed radıyallahu anha, dedesi Abdulmuttalip’tir. Künyeleri Ebü’l-Hasan ve Ebû Türâb, lâkabı Haydar, ünvanı Emîru’l-Mü’minîn’dir. “el-Murtezâ: Kendisinden râzı olunan, Allah’ın rızâsını kazanmış” ve “Esedü’llahi’l-ğâlib: Allah’ın her zaman gâlip gelen kuvvetli arslanı” gibi lakapları da vardı. Kerremallahu Vecheh Ne Demek? Çocukluğunda hiç puta tapmadığı için daha sonraları “كَرَّمَ اللّٰهُ وَجْهَهُ: Kerremallahu vecheh: Allah yüzünü mükerrem kılsın, şereflendirsin!” duâsıyla anılmıştır. Sahabe arasında bu şekilde yâd edilen tek kişidir. Hz. Ali’nin (r.a) Lakabı Nedir? Tasavvuf erbâbı, Hz. Ali’ye kerremallahu veche “Şâh-ı Velâyet” ve “Sultânü’l-Evliyâ” lâkaplarını uygun görmüşlerdir. Abdulmuttalip, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 8 yaşındayken vefât ettiğinde, Hz. Ali’nin kerremallahu veche annesi Fâtıma Hatun radıyallahu anha, Efendimiz’e sallallahu aleyhi ve sellem mürebbîlik ve annelik yapmıştır. Kendi çocukları aç dururken Peygamberimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem karnını doyurur, kendi çocuklarının üstü başı toz toprak içinde dururken, o önce Efendimiz’in saçını başını tarar, gülyağıyla yağlardı. Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha sonraki hayatında bu mübarek hanımı sık sık ziyaret ederdi. Fâtıma Hâtun radıyallahu anha, fazilet sâhibi, sâlih ameller işleyen sâlihâ bir İslâm hanımı idi. Hicrî 4. senede Medine’de vefat etti. İlk Müslüman Erkek Hz. Ali radıyallahu anh, Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, amcasının yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi radıyallahu anh himayesine aldı ve yetiştirdi. Böylece Ali radıyallahu anh, Beytullâh’ta doğmuş, Beytü Rasûlillâh’ta yetişmiş oldu. 10 yaşlarındayken İslâm ile şereflendi. Hz. Hatice’den radıyallahu anha sonra İslâm’a girmiş, “çocuklardan ilk Müslüman olan kişi” vasfını kazanmıştır. Hz. Ali radıyallahu anh, Mekke ve Medîne devirlerinde her an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında oldu. Hicret esnâsında Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem yatağında uyuyarak müşrikleri oyaladı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e zaman kazandırdı. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem bıraktığı emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Kuba’da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e yetişti. Peygamberimizin Kardeşi Hicret’in 5. ayında gerçekleştirilen Muâhât/Kardeşlik akdinde Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh kendisine kardeş olarak seçti. O bu iltifat ve lutuf karşısında son derece duygulandı ve: “–Ben Allah’ın kulu, Rasûlullah’ın da kardeşiyim” diyerek sevinç gözyaşları döktü. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma (r.a) ile Evlenmesi Ali radıyallahu anh, hicrî 2. senenin son ayında Hz. Fâtıma radıyallahu anha ile evlendi. Ona son derece sevgi ve saygı duyardı. Hatta kendi annesi Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha, hanımı Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha hürmet göstermesini ve ona kesinlikle ev dışı hizmetleri gördürmemesini tavsiye ederdi. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, IV, 374)
HZ ALİNİN(RA) İLMİ ŞAHSİYETİ Mü’minlerin Emîri Hz. Ali radıyallahu anh Allah’ın kelâmına çok büyük bir ehemmiyet verdiği için Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân ilimleri husûsundaki ilmi derin idi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemişti. Onun şöyle dediği rivâyet edilir: “Allah’a yemin olsun, hiçbir âyet yoktur ki onun hangi hususta, nerede ve kim hakkında indiğini; gece mi, gündüz mü; ovada mı, dağda mı nâzil olduğunu bilmeyeyim!” Gerçekten de Hz. Ali radıyallahu anh, İslâm’ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahâbîlerden biridir. Devamlı olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında bulunduğu için bütün İslâmî ilimlerde sahabenin ileri gelenlerindendir. İnsanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla geçmesine rağmen İslâm’ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük gayretleri olmuştur. Medine’de duruma hâkim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öğretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerinin öğretilmesini Ebû Esved ed-Düelî’ye, Kur’an okutma ve öğretme işini Abdurrahman es-Sülemî’ye, tabiî ilimler konusunda öğretmenlik vazifesini Kümeyl bin Ziyâd’a verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubâde bin Sâmit ve Ömer bin Seleme’yi vazifelendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; mâliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Hz. Ali radıyallahu anh, İslâm’ın bütün güzelliklerine vâkıftı. Çünkü o, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in devamlı yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Ashâb-ı kiram arasında Kur’ân, hadis ve bilhassa fıkıh alanındaki engin ilmiyle kendini kabul ettirmiş bir otoriteydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den rivâyet ettiği hadislerin çoğu fıkha dâirdir ve 586 adettir. Ahkâmın nazariyâtından çok amelî keyfiyetine bakar: “İnsanlara anladıkları hadisleri söyleyiniz! Allah ve Rasûlü’nün tekzip edilmesini ister misiniz?” derdi. (Buhârî, İlim, 49) Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile çoğu zaman beraber bulunması sebebiyle, rivâyet ettiği hadisler içinde Efendimiz’in şemâiline, ibâdet ve duâlarına dâir olanlar çoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yazdığı ve devamlı olarak kılıcının kınında taşıdığı bir “hadis sahîfesi” vardı. Bizzat kendisinin beyan ettiğine göre bu sahifede, Allah’ın kitabındaki vahiylerden başka Ehl-i Beyt’e has husûsî bilgi ve talimatlar yoktu. Sadece zekâta ve diyete dâir hükümler, düşman elindeki bir esiri kurtarmanın yolları, bir kâfir için Müslümanın öldürülemeyeceği, Medîne’nin Harem bölgesi sınırları gibi birkaç mühim mevzuya dâir hadisler mevcuttu. Hz. Ali radıyallahu anh, Kur’ân-ı Kerîm ile bu sahîfeden başka Allah Rasûlü’nden sallallahu aleyhi ve sellem husûsî bir tâlimât almadığını ve başka bir şey yazmadığını ısrarla ifade ederdi. Hz. Ali radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha hayattayken Kur’ân-ı Kerim’in tamamını ezberlemiş ve onun meselelerine hakkıyla vâkıf olan sayılı sahâbîlerden biriydi. Talebesi Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Hz. Ali’den radıyallahu anh daha güzel Kur’ân okuyan birini görmediğini ifade eder. Hz. Ali radıyallahu anh, Yemen’de kadılık yapmıştır. Hz. Ömer radıyallahu anh: “–En isâbetli hüküm verenimiz Ali idi” demiştir. (Buhârî, Tefsîr, 2/6) Bu sebeple ilk üç halîfe, mühim meselelerde Hz. Ali’nin radıyallahu anh fikrini almayı ihmal etmemişlerdir. Cifr ilminin Hz. Ali’ye radıyallahu anh nisbet edilmesi ise tamamen asılsız bir iddiadır. Fesahati ve üstün hitabeti ile tanınan Hz. Ali’nin radıyallahu anh güzel ve hikmetli sözleri kaynaklarda nakledilegelmiştir. Güvenilir hiçbir kaynakta Hz. Ali’nin radıyallahu anh herhangi bir eserinden söz edilmediği hâlde ona bir takım kitap ve divanlar nisbet edilmiştir. Yine kendisine pek çok söz izafe edilmektedir. Aşırı taraftarları, hadis ve tefsir ilimlerinde ona birçok görüş nisbet ettikleri için, onun sözlerine ihtiyatla yaklaşılmış, bu hususlarda kendisinden güvenilir pek az rivayet kaynaklarımıza intikal edebilmiştir.
HZ ALİ(RA) ZÜHT HAYATI
Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sirruh şöyle demiştir: “Allah kendisinden râzı olsun, Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali, eğer harplerle meşgul olmasaydı bizim bu Tasavvuf ilmimize dair pek çok incelikleri bize öğretirdi. Çünkü o, kendisine ilm-i ledün verilmiş biriydi. İlm-i ledün Kur’ân’da Hızır u’a has kılınmış bir ilimdir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: «Biz tarafımızdan (min ledünnâ) ona bir ilim öğretmiştik.» (Kehf, 65).” Ashâb-ı kirâm içinde Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali’nin radıyallahu anh mânâ, işâret, lafzî tevhîd, mârifet ve iman gibi hususlarda husûsî bir yeri, sûfîlerden ehl-i hakâyık olanlara örnek olacak güzel hasletleri vardır. Amr bin Hind, Hz. Ali’den radıyallahu anh şöyle nakleder: “İman kalpte beyaz bir ışıktır. İman arttıkça kalbin beyazlığı artar. İman kemâle erince kalp bembeyaz olur. Nifak ise kalpte siyah bir ışıktır. Nifak arttıkça kalbin siyahlığı artar. Nifak kemâle erince kalp simsiyah kesilir.” Hz. Ali’ye radıyallahu anh: “–İnsanların düştüğü ayıplardan en sâlim kalabilen kimdir?” diye sorulmuştu. “–Aklını emir, günahlardan sakınmayı ve öğüdü dizgin, sabrı kumandan, takvayı azık, Allah korkusunu yoldaş, ölümü hatırlamayı arkadaş edinen kişi” cevabını verdi. Bir kula akıl, ilim ve beyân (ifade kuvveti) birlikte verildiğinde o kul kemâl ehli sayılır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ashâbı bir müşkille karşılaştıklarında Hz. Ali’ye radıyallahu anh sorarlardı. O da onların müşkillerini çözüp hakikati beyân ederdi. Hz. Ali radıyallahu anh bir gün paraların saklandığı hazinenin önünde durdu ve: “–Ey sarı ve beyaz (altın ve gümüş) dünyalıklar, gidin benden başkasını kandırın!” dedi. Hz. Ali radıyallahu anh ücretle çalışır ve kazandığı bir müdd hurmayı zaman zaman Allah Rasûlü’ne sallallahu aleyhi ve sellem azık olarak getirirdi. Birgün Hz. Ömer’e şöyle demişti: “–Eğer dostuna kavuşmak istiyorsan gömleğini yama, ayakkabını tamir et, emelini kısa tut ve doymayacak kadar ye!” Hz. Ömer radıyallahu anh: “Ali olmasaydı Ömer helâk olurdu!” demiştir. Hz. Ali radıyallahu anh şehit edildiğinde oğlu Hasan radıyallahu anh, Kûfe minberine çıkıp halka şöyle hitap etti: “Dün aranızdan bir adam ayrıldı. Evvel gelip geçen insanlar onu ilimde geçemediler, sonrakiler de ona ulaşamadılar. Rasûlullah onu bir birliğin başında kumandan olarak gönderir ve kendisine sancağını verirdi. O da gittiği yeri fethetmeden gelmezdi. Kendisine tahsis edilen atâdan ayırdığı yedi yüz dirhemden başka ne altın ne de gümüş bıraktı. O parayı da ailesine bir hizmetçi temin etmek için hazırlıyordu.” (Ahmed, I, 199) Naklolunduğuna göre Hz. Ali radıyallahu anh namaz vakti geldiğinde titrer ve rengi kireç gibi olurdu. “–Sana ne oluyor, bu hâlin ne ey Mü’minlerin Emîri?” diye soranlara: “–Allah’ın bize lûtfettiği emanetin vakti geldi. O emanet göklere, yere ve dağlara arzedildi de onlar korkup yüklenmekten kaçındılar. İnsanoğlu bu emaneti yüklendi.Üzerime aldığım bu emaneti edâ edip edemeyeceğimi bilemiyorum” derdi. Hz. Ali radıyallahu anh der ki: “Ben ve nefsim, çoban ile koyunları gibiyiz. Nefsimi ne zaman bir tarafa toplamaya çalışsam öbür tarafa yayılmaktadır.” Dünya malını talep etmeyen ve istemeden gelen dünyalığı reddedip ondan kaçanların önderi Hz. Ali’dir. Hz. Ali radıyallahu anh der ki: “Hayrın tamamı dört şeyde dürülüdür: Konuşmak, susmak, nazar ve hareket. Zikr-i ilâhî dâhilinde olmayan konuşma boştur. Fikir ve tefekkürsüz susma hatâdır. İbretle olmayan nazar gaflettir. Allah’a kulluğa yöneltmeyen hareket, durgunluk ve gerilemedir. Konuşması zikir ve hayır, susması tefekkür, nazarı ibret, hareketi kulluk olan kişiye Allah rahmet eylesin! İnsanlar, böylelerinin elinden ve dilinden selâmette olurlar.”
İLK MÜSLÜMAN ERKEK HZ ALİ(RA)
İlk Müslüman Erkek Hz. Ali radıyallahu anh, Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, amcasının yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi radıyallahu anh himayesine aldı ve yetiştirdi. Böylece Ali radıyallahu anh, Beytullâh’ta doğmuş, Beytü Rasûlillâh’ta yetişmiş oldu. 10 yaşlarındayken İslâm ile şereflendi. Hz. Hatice’den radıyallahu anha sonra İslâm’a girmiş, “çocuklardan ilk Müslüman olan kişi” vasfını kazanmıştır. Hz. Ali radıyallahu anh, Mekke ve Medîne devirlerinde her an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında oldu. Hicret esnâsında Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem yatağında uyuyarak müşrikleri oyaladı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e zaman kazandırdı. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem bıraktığı emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Kuba’da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e yetişti. Peygamberimizin Kardeşi Hicret’in 5. ayında gerçekleştirilen Muâhât/Kardeşlik akdinde Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh kendisine kardeş olarak seçti. O bu iltifat ve lutuf karşısında son derece duygulandı ve: “–Ben Allah’ın kulu, Rasûlullah’ın da kardeşiyim” diyerek sevinç gözyaşları döktü. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma (r.a) ile Evlenmesi Ali radıyallahu anh, hicrî 2. senenin son ayında Hz. Fâtıma radıyallahu anha ile evlendi. Ona son derece sevgi ve saygı duyardı. Hatta kendi annesi Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha, hanımı Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha hürmet göstermesini ve ona kesinlikle ev dışı hizmetleri gördürmemesini tavsiye ederdi. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, IV, 374) Allah’ın Arslanı Hz. Ali radıyallahu anh, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in devamlı yanında bulundu ve bütün cihat hareketlerine katıldı. Uhud’da ve Huneyn’de muhtelif yerlerinden yara aldı. Bedir’de sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı, hâkim noktaları tesbit ederek Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e bildirdi. Bu mevkîleri işgal ederek Bedir’de mühim bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir Gazâsı’nın başlamasından önce, Kureyşliler ile teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu dövüşte, hasmı Velid bin Muğire’yi kılıcı ile öldürdüğü gibi zor durumda kalan Hz. Ubeyde’nin radıyallahu anh yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. 25 yaşlarında bir delikanlı olarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem arzusu üzerine, Bedir’de yapılan havuzdan bir kırba ile ashâb-ı kirâma su taşıdı. Burada kendisine “Allah’ın Arslanı” lâkabı ile Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan, bir de deve verildi.
HZ ALİ(RA) IN ÇOCUKLARI
Hz. Ali’nin (r.a) Çocukları Hicrî 3. sene Ramazan’ının ortasında oğlu Hasan radıyallahu anh doğdu. 4. sene Şaban ayının 5’inde de Hüseyin radıyallahu anh doğdu. Daha sonra Muhassin isminde bir oğlu ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm isminde kızları oldu. Zülfikâr Ne Demek? Hz. Ali’nin radıyallahu anh “Zülfikâr” ismi verilen meşhur bir kılıcı vardı. Ucu iki çatallı olan bu kılıcı, Uhud’da gösterdiği üstün kahramanlık, cesâret ve fedâkarlık sebebiyle Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hediye etmişti. Münebbih bin Haccâc’a âit olan Zülfikâr, Bedir’de ganimet olarak alınmıştı. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh bazen Medîne’de yerine vekil bırakmış, bazen de kumandanlık, sancaktarlık, kadılık gibi vazifelerle muhtelif yerlere göndermiştir. İlmin Kapısı Hz. Ali (r.a) Hz. Ali radıyallahu anh, ilk üç hâlife döneminde ne bir idârî vazîfe aldı, ne de yapılan savaşlara katıldı. Sadece Hz. Ömer’in radıyallahu anh Filistin ve Suriye seyahati esnâsında Medine’de askerî vâli olarak kaldı. Medine’de ikâmet edip dînî ilimlerle meşgul olmayı diğer vazifelere tercih etti. Kur’an ve hadis konusundaki derin ilmi sebebiyle hem Hz. Ebûbekir radıyallahu anh hem de Hz. Ömer radıyallahu anh bilhassa fıkhî mes’elelerde ona mürâcaat etmişlerdir. Hz. Ömer radıyallahu anh devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip âdeta İslâm devletinin fahrî baş kadısı olarak vazife yaptı. Hz. Ömer’in radıyallahu anh şehâdeti üzerine yine devlet başkanını seçmekle vazifelendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu. Hz. Osman’ın radıyallahu anh hilâfeti döneminde idarî tavrından pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikâyetleri hep bacanağı Hz. Osman’a radıyallahu anh bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman’ı radıyallahu anh muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti. İsyancıları, teşebbüs ettikleri işten vazgeçirmek için ciddî îkaz ve nasihatlarda bulundu, ancak onların halifenin evini kuşatmalarına mâni olamadı. Hâdise ciddî boyutlara ulaştığında ise evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i radıyallahu anh halifenin evinin önüne nöbetçi olarak gönderdi. Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra hilâfeti Hz. Ali’ye Hz. Ali radıyallahu anh teklif ettiklerinde, o bu teklifi Talha ve Zübeyr’e yöneltti. Çok ısrar edilmesi üzerine bey‘atı kabul etti.
Hz. Ali (r.a) ne zaman doğdu? Hz. Ali kerremallahu veche, Hicret’ten yaklaşık 22 sene önce milâdî 600 yılında Mekke-i Mükerreme’de doğmuştur. Kaʻbe’nin içinde doğduğu nakledilir. Hz. Ali’nin (r.a) Ailesi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in amcasının oğlu, damadı ve dördüncü halifesidir. Babası Ebû Tâlib, annesi Fâtıma binti Esed radıyallahu anha, dedesi Abdulmuttalip’tir. Künyeleri Ebü’l-Hasan ve Ebû Türâb, lâkabı Haydar, ünvanı Emîru’l-Mü’minîn’dir. “el-Murtezâ: Kendisinden râzı olunan, Allah’ın rızâsını kazanmış” ve “Esedü’llahi’l-ğâlib: Allah’ın her zaman gâlip gelen kuvvetli arslanı” gibi lakapları da vardı. Kerremallahu Vecheh Ne Demek? Çocukluğunda hiç puta tapmadığı için daha sonraları “كَرَّمَ اللّٰهُ وَجْهَهُ: Kerremallahu vecheh: Allah yüzünü mükerrem kılsın, şereflendirsin!” duâsıyla anılmıştır. Sahabe arasında bu şekilde yâd edilen tek kişidir. Hz. Ali’nin (r.a) Lakabı Nedir? Tasavvuf erbâbı, Hz. Ali’ye kerremallahu veche “Şâh-ı Velâyet” ve “Sultânü’l-Evliyâ” lâkaplarını uygun görmüşlerdir. Abdulmuttalip, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 8 yaşındayken vefât ettiğinde, Hz. Ali’nin kerremallahu veche annesi Fâtıma Hatun radıyallahu anha, Efendimiz’e sallallahu aleyhi ve sellem mürebbîlik ve annelik yapmıştır. Kendi çocukları aç dururken Peygamberimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem karnını doyurur, kendi çocuklarının üstü başı toz toprak içinde dururken, o önce Efendimiz’in saçını başını tarar, gülyağıyla yağlardı. Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha sonraki hayatında bu mübarek hanımı sık sık ziyaret ederdi. Fâtıma Hâtun radıyallahu anha, fazilet sâhibi, sâlih ameller işleyen sâlihâ bir İslâm hanımı idi. Hicrî 4. senede Medine’de vefat etti. İlk Müslüman Erkek Hz. Ali radıyallahu anh, Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, amcasının yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi radıyallahu anh himayesine aldı ve yetiştirdi. Böylece Ali radıyallahu anh, Beytullâh’ta doğmuş, Beytü Rasûlillâh’ta yetişmiş oldu. 10 yaşlarındayken İslâm ile şereflendi. Hz. Hatice’den radıyallahu anha sonra İslâm’a girmiş, “çocuklardan ilk Müslüman olan kişi” vasfını kazanmıştır. Hz. Ali radıyallahu anh, Mekke ve Medîne devirlerinde her an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında oldu. Hicret esnâsında Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem yatağında uyuyarak müşrikleri oyaladı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e zaman kazandırdı. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem bıraktığı emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Kuba’da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e yetişti. Peygamberimizin Kardeşi Hicret’in 5. ayında gerçekleştirilen Muâhât/Kardeşlik akdinde Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh kendisine kardeş olarak seçti. O bu iltifat ve lutuf karşısında son derece duygulandı ve: “–Ben Allah’ın kulu, Rasûlullah’ın da kardeşiyim” diyerek sevinç gözyaşları döktü. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma (r.a) ile Evlenmesi Ali radıyallahu anh, hicrî 2. senenin son ayında Hz. Fâtıma radıyallahu anha ile evlendi. Ona son derece sevgi ve saygı duyardı. Hatta kendi annesi Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha, hanımı Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha hürmet göstermesini ve ona kesinlikle ev dışı hizmetleri gördürmemesini tavsiye ederdi. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, IV, 374)
HZ ALİNİN(RA) İLMİ ŞAHSİYETİ Mü’minlerin Emîri Hz. Ali radıyallahu anh Allah’ın kelâmına çok büyük bir ehemmiyet verdiği için Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân ilimleri husûsundaki ilmi derin idi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemişti. Onun şöyle dediği rivâyet edilir: “Allah’a yemin olsun, hiçbir âyet yoktur ki onun hangi hususta, nerede ve kim hakkında indiğini; gece mi, gündüz mü; ovada mı, dağda mı nâzil olduğunu bilmeyeyim!” Gerçekten de Hz. Ali radıyallahu anh, İslâm’ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahâbîlerden biridir. Devamlı olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında bulunduğu için bütün İslâmî ilimlerde sahabenin ileri gelenlerindendir. İnsanları hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla geçmesine rağmen İslâm’ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük gayretleri olmuştur. Medine’de duruma hâkim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra öğretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerinin öğretilmesini Ebû Esved ed-Düelî’ye, Kur’an okutma ve öğretme işini Abdurrahman es-Sülemî’ye, tabiî ilimler konusunda öğretmenlik vazifesini Kümeyl bin Ziyâd’a verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubâde bin Sâmit ve Ömer bin Seleme’yi vazifelendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; mâliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak yürütüyordu. Hz. Ali radıyallahu anh, İslâm’ın bütün güzelliklerine vâkıftı. Çünkü o, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in devamlı yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız, müfessir ve muhaddisti. Ashâb-ı kiram arasında Kur’ân, hadis ve bilhassa fıkıh alanındaki engin ilmiyle kendini kabul ettirmiş bir otoriteydi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den rivâyet ettiği hadislerin çoğu fıkha dâirdir ve 586 adettir. Ahkâmın nazariyâtından çok amelî keyfiyetine bakar: “İnsanlara anladıkları hadisleri söyleyiniz! Allah ve Rasûlü’nün tekzip edilmesini ister misiniz?” derdi. (Buhârî, İlim, 49) Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile çoğu zaman beraber bulunması sebebiyle, rivâyet ettiği hadisler içinde Efendimiz’in şemâiline, ibâdet ve duâlarına dâir olanlar çoktur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yazdığı ve devamlı olarak kılıcının kınında taşıdığı bir “hadis sahîfesi” vardı. Bizzat kendisinin beyan ettiğine göre bu sahifede, Allah’ın kitabındaki vahiylerden başka Ehl-i Beyt’e has husûsî bilgi ve talimatlar yoktu. Sadece zekâta ve diyete dâir hükümler, düşman elindeki bir esiri kurtarmanın yolları, bir kâfir için Müslümanın öldürülemeyeceği, Medîne’nin Harem bölgesi sınırları gibi birkaç mühim mevzuya dâir hadisler mevcuttu. Hz. Ali radıyallahu anh, Kur’ân-ı Kerîm ile bu sahîfeden başka Allah Rasûlü’nden sallallahu aleyhi ve sellem husûsî bir tâlimât almadığını ve başka bir şey yazmadığını ısrarla ifade ederdi. Hz. Ali radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem daha hayattayken Kur’ân-ı Kerim’in tamamını ezberlemiş ve onun meselelerine hakkıyla vâkıf olan sayılı sahâbîlerden biriydi. Talebesi Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Hz. Ali’den radıyallahu anh daha güzel Kur’ân okuyan birini görmediğini ifade eder. Hz. Ali radıyallahu anh, Yemen’de kadılık yapmıştır. Hz. Ömer radıyallahu anh: “–En isâbetli hüküm verenimiz Ali idi” demiştir. (Buhârî, Tefsîr, 2/6) Bu sebeple ilk üç halîfe, mühim meselelerde Hz. Ali’nin radıyallahu anh fikrini almayı ihmal etmemişlerdir. Cifr ilminin Hz. Ali’ye radıyallahu anh nisbet edilmesi ise tamamen asılsız bir iddiadır. Fesahati ve üstün hitabeti ile tanınan Hz. Ali’nin radıyallahu anh güzel ve hikmetli sözleri kaynaklarda nakledilegelmiştir. Güvenilir hiçbir kaynakta Hz. Ali’nin radıyallahu anh herhangi bir eserinden söz edilmediği hâlde ona bir takım kitap ve divanlar nisbet edilmiştir. Yine kendisine pek çok söz izafe edilmektedir. Aşırı taraftarları, hadis ve tefsir ilimlerinde ona birçok görüş nisbet ettikleri için, onun sözlerine ihtiyatla yaklaşılmış, bu hususlarda kendisinden güvenilir pek az rivayet kaynaklarımıza intikal edebilmiştir.
HZ ALİ(RA) ZÜHT HAYATI
Cüneyd-i Bağdâdî kuddise sirruh şöyle demiştir: “Allah kendisinden râzı olsun, Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali, eğer harplerle meşgul olmasaydı bizim bu Tasavvuf ilmimize dair pek çok incelikleri bize öğretirdi. Çünkü o, kendisine ilm-i ledün verilmiş biriydi. İlm-i ledün Kur’ân’da Hızır u’a has kılınmış bir ilimdir. Âyet-i kerimede şöyle buyrulur: «Biz tarafımızdan (min ledünnâ) ona bir ilim öğretmiştik.» (Kehf, 65).” Ashâb-ı kirâm içinde Emîru’l-mü’minîn Hz. Ali’nin radıyallahu anh mânâ, işâret, lafzî tevhîd, mârifet ve iman gibi hususlarda husûsî bir yeri, sûfîlerden ehl-i hakâyık olanlara örnek olacak güzel hasletleri vardır. Amr bin Hind, Hz. Ali’den radıyallahu anh şöyle nakleder: “İman kalpte beyaz bir ışıktır. İman arttıkça kalbin beyazlığı artar. İman kemâle erince kalp bembeyaz olur. Nifak ise kalpte siyah bir ışıktır. Nifak arttıkça kalbin siyahlığı artar. Nifak kemâle erince kalp simsiyah kesilir.” Hz. Ali’ye radıyallahu anh: “–İnsanların düştüğü ayıplardan en sâlim kalabilen kimdir?” diye sorulmuştu. “–Aklını emir, günahlardan sakınmayı ve öğüdü dizgin, sabrı kumandan, takvayı azık, Allah korkusunu yoldaş, ölümü hatırlamayı arkadaş edinen kişi” cevabını verdi. Bir kula akıl, ilim ve beyân (ifade kuvveti) birlikte verildiğinde o kul kemâl ehli sayılır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in ashâbı bir müşkille karşılaştıklarında Hz. Ali’ye radıyallahu anh sorarlardı. O da onların müşkillerini çözüp hakikati beyân ederdi. Hz. Ali radıyallahu anh bir gün paraların saklandığı hazinenin önünde durdu ve: “–Ey sarı ve beyaz (altın ve gümüş) dünyalıklar, gidin benden başkasını kandırın!” dedi. Hz. Ali radıyallahu anh ücretle çalışır ve kazandığı bir müdd hurmayı zaman zaman Allah Rasûlü’ne sallallahu aleyhi ve sellem azık olarak getirirdi. Birgün Hz. Ömer’e şöyle demişti: “–Eğer dostuna kavuşmak istiyorsan gömleğini yama, ayakkabını tamir et, emelini kısa tut ve doymayacak kadar ye!” Hz. Ömer radıyallahu anh: “Ali olmasaydı Ömer helâk olurdu!” demiştir. Hz. Ali radıyallahu anh şehit edildiğinde oğlu Hasan radıyallahu anh, Kûfe minberine çıkıp halka şöyle hitap etti: “Dün aranızdan bir adam ayrıldı. Evvel gelip geçen insanlar onu ilimde geçemediler, sonrakiler de ona ulaşamadılar. Rasûlullah onu bir birliğin başında kumandan olarak gönderir ve kendisine sancağını verirdi. O da gittiği yeri fethetmeden gelmezdi. Kendisine tahsis edilen atâdan ayırdığı yedi yüz dirhemden başka ne altın ne de gümüş bıraktı. O parayı da ailesine bir hizmetçi temin etmek için hazırlıyordu.” (Ahmed, I, 199) Naklolunduğuna göre Hz. Ali radıyallahu anh namaz vakti geldiğinde titrer ve rengi kireç gibi olurdu. “–Sana ne oluyor, bu hâlin ne ey Mü’minlerin Emîri?” diye soranlara: “–Allah’ın bize lûtfettiği emanetin vakti geldi. O emanet göklere, yere ve dağlara arzedildi de onlar korkup yüklenmekten kaçındılar. İnsanoğlu bu emaneti yüklendi.Üzerime aldığım bu emaneti edâ edip edemeyeceğimi bilemiyorum” derdi. Hz. Ali radıyallahu anh der ki: “Ben ve nefsim, çoban ile koyunları gibiyiz. Nefsimi ne zaman bir tarafa toplamaya çalışsam öbür tarafa yayılmaktadır.” Dünya malını talep etmeyen ve istemeden gelen dünyalığı reddedip ondan kaçanların önderi Hz. Ali’dir. Hz. Ali radıyallahu anh der ki: “Hayrın tamamı dört şeyde dürülüdür: Konuşmak, susmak, nazar ve hareket. Zikr-i ilâhî dâhilinde olmayan konuşma boştur. Fikir ve tefekkürsüz susma hatâdır. İbretle olmayan nazar gaflettir. Allah’a kulluğa yöneltmeyen hareket, durgunluk ve gerilemedir. Konuşması zikir ve hayır, susması tefekkür, nazarı ibret, hareketi kulluk olan kişiye Allah rahmet eylesin! İnsanlar, böylelerinin elinden ve dilinden selâmette olurlar.”
İLK MÜSLÜMAN ERKEK HZ ALİ(RA)
İlk Müslüman Erkek Hz. Ali radıyallahu anh, Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, amcasının yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi radıyallahu anh himayesine aldı ve yetiştirdi. Böylece Ali radıyallahu anh, Beytullâh’ta doğmuş, Beytü Rasûlillâh’ta yetişmiş oldu. 10 yaşlarındayken İslâm ile şereflendi. Hz. Hatice’den radıyallahu anha sonra İslâm’a girmiş, “çocuklardan ilk Müslüman olan kişi” vasfını kazanmıştır. Hz. Ali radıyallahu anh, Mekke ve Medîne devirlerinde her an Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yanında oldu. Hicret esnâsında Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem yatağında uyuyarak müşrikleri oyaladı ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e zaman kazandırdı. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem bıraktığı emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra Kuba’da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e yetişti. Peygamberimizin Kardeşi Hicret’in 5. ayında gerçekleştirilen Muâhât/Kardeşlik akdinde Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh kendisine kardeş olarak seçti. O bu iltifat ve lutuf karşısında son derece duygulandı ve: “–Ben Allah’ın kulu, Rasûlullah’ın da kardeşiyim” diyerek sevinç gözyaşları döktü. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma (r.a) ile Evlenmesi Ali radıyallahu anh, hicrî 2. senenin son ayında Hz. Fâtıma radıyallahu anha ile evlendi. Ona son derece sevgi ve saygı duyardı. Hatta kendi annesi Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha, hanımı Hz. Fâtıma’ya radıyallahu anha hürmet göstermesini ve ona kesinlikle ev dışı hizmetleri gördürmemesini tavsiye ederdi. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, IV, 374) Allah’ın Arslanı Hz. Ali radıyallahu anh, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in devamlı yanında bulundu ve bütün cihat hareketlerine katıldı. Uhud’da ve Huneyn’de muhtelif yerlerinden yara aldı. Bedir’de sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı, hâkim noktaları tesbit ederek Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e bildirdi. Bu mevkîleri işgal ederek Bedir’de mühim bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir Gazâsı’nın başlamasından önce, Kureyşliler ile teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu dövüşte, hasmı Velid bin Muğire’yi kılıcı ile öldürdüğü gibi zor durumda kalan Hz. Ubeyde’nin radıyallahu anh yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. 25 yaşlarında bir delikanlı olarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem arzusu üzerine, Bedir’de yapılan havuzdan bir kırba ile ashâb-ı kirâma su taşıdı. Burada kendisine “Allah’ın Arslanı” lâkabı ile Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan, bir de deve verildi.
HZ ALİ(RA) IN ÇOCUKLARI
Hz. Ali’nin (r.a) Çocukları Hicrî 3. sene Ramazan’ının ortasında oğlu Hasan radıyallahu anh doğdu. 4. sene Şaban ayının 5’inde de Hüseyin radıyallahu anh doğdu. Daha sonra Muhassin isminde bir oğlu ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm isminde kızları oldu. Zülfikâr Ne Demek? Hz. Ali’nin radıyallahu anh “Zülfikâr” ismi verilen meşhur bir kılıcı vardı. Ucu iki çatallı olan bu kılıcı, Uhud’da gösterdiği üstün kahramanlık, cesâret ve fedâkarlık sebebiyle Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hediye etmişti. Münebbih bin Haccâc’a âit olan Zülfikâr, Bedir’de ganimet olarak alınmıştı. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, Hz. Ali’yi radıyallahu anh bazen Medîne’de yerine vekil bırakmış, bazen de kumandanlık, sancaktarlık, kadılık gibi vazifelerle muhtelif yerlere göndermiştir. İlmin Kapısı Hz. Ali (r.a) Hz. Ali radıyallahu anh, ilk üç hâlife döneminde ne bir idârî vazîfe aldı, ne de yapılan savaşlara katıldı. Sadece Hz. Ömer’in radıyallahu anh Filistin ve Suriye seyahati esnâsında Medine’de askerî vâli olarak kaldı. Medine’de ikâmet edip dînî ilimlerle meşgul olmayı diğer vazifelere tercih etti. Kur’an ve hadis konusundaki derin ilmi sebebiyle hem Hz. Ebûbekir radıyallahu anh hem de Hz. Ömer radıyallahu anh bilhassa fıkhî mes’elelerde ona mürâcaat etmişlerdir. Hz. Ömer radıyallahu anh devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip âdeta İslâm devletinin fahrî baş kadısı olarak vazife yaptı. Hz. Ömer’in radıyallahu anh şehâdeti üzerine yine devlet başkanını seçmekle vazifelendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu. Hz. Osman’ın radıyallahu anh hilâfeti döneminde idarî tavrından pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikâyetleri hep bacanağı Hz. Osman’a radıyallahu anh bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman’ı radıyallahu anh muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti. İsyancıları, teşebbüs ettikleri işten vazgeçirmek için ciddî îkaz ve nasihatlarda bulundu, ancak onların halifenin evini kuşatmalarına mâni olamadı. Hâdise ciddî boyutlara ulaştığında ise evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i radıyallahu anh halifenin evinin önüne nöbetçi olarak gönderdi. Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra hilâfeti Hz. Ali’ye Hz. Ali radıyallahu anh teklif ettiklerinde, o bu teklifi Talha ve Zübeyr’e yöneltti. Çok ısrar edilmesi üzerine bey‘atı kabul etti.
HZ. ALİ (R.A.) DÖNEMİ Hz. Ali’nin radıyallahu anh devri, Allah’ın bir takdiri olarak son derece karışık geçti. Hilâfete geldiğinde hâlledilmesi gereken birçok problemle karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Sıffîn gibi iç çatışmaları doğurdu. Hz. Ali radıyallahu anh, İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları gidermek için büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi. Bu karışıklıklar esnâsında ikiye ayrılan ashâbın birbirine bakışı ise son derece insaflıydı. Onlar birbirlerine; “Bunlar bize karşı taşkınlık eden kardeşlerimizdir.” diyorlardı. Her şeye rağmen yine de birbirlerine kardeş gözüyle bakabiliyorlardı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)